Lütfen aramak istediğiniz kelimeyi yazıp Enter tuşuna basın..

Logo

Kullandığımız dil; bugün ne olduğumuzu, yarın ne olacağımızı belirler..

 MENÜ
Türkçedeki Yunanca kökenli kelimeler
Türkçedeki Yunanca kökenli kelimeler

Yunan dilinden Türkçeye geçen kelimeleri farklı özellikler arzeden üç grupta değerlendirmek gerekir. Birincisi doğrudan doğruya Yunancadan alınanlardır. Bunlar 14. yy’dan önce başlayarak çok tedrici bir şekilde dile sızmış, 19. yy sonu ve 20. yy başlarında biraz hız kazanmıştır. Hızlanma dilin dış etkilere daha açık olmasından mıdır, yoksa avam dilinde çoktan beri var olan alıntıların, yeni bir kültürel iklimde, yazı diline daha kolay veya daha cesurca entegre edilmelerinden midir, kestiremiyorum. En erken dönemde Bizans idari ve askeri dilinden ödünç alınan bir avuç kelime göze çarpar; bunlar dışındaki alıntıların büyük çoğunluğu balıkçılık, tarım ve ev hayatı ile ilgili somut nesneler ve basit işlevlere aittir. Yüksek kültürü veya egemenlik yapılarını yansıtan kelimeler hemen hiç görülmez.

TANRI ve ADALET/ İLAHİ ADALET / TANRI SEVGİSİ / TANRININ İNSAN SEVGİSİ
TANRI ve ADALET/ İLAHİ ADALET / TANRI SEVGİSİ / TANRININ İNSAN SEVGİSİ

Aynı şeye, aynı düşünceye bulunduğumuz noktadan farklı bir yerden bakınca farklı görüntülerin ortaya çıkması, o şey ve düşüncenin farklı şekillerde algılanması doğaldır. Çok bilinen bir örnek vardır. 6 rakamına bir yönden bakan 6, diğer yönden bakan 9 olarak görür. Aşağıdaki bu karalama yerde yazılı rakamı değil ama bakan insanın yerini değiştirerek ortaya çıkan durumu değerlendirmek amacıyla kaleme alınmıştır. Elbette bu yazı ve yazıya konu olan düşünceler eleştirilebilir. Bu eleştiriye hiç kuşkusuz ben de katkıda bulunmak isterim. Bu hali ile yazı  “sesli düşünme” olarak değerlendirilebilir.

TUTUM
TUTUM

Şimdi gelelim yazımızın başlığındaki tutum kavramına, TDK sözlüklerine göre tutum a) tutulan yol b) gelirle gideri, üretimle tüketimi, sarsıntılara meyden vermeyecek biçimde düzenli tutma veya gereksinmeleri sınırlı olanaklarla en verimli olacak bir sıraya göre karşılama, iktisat, ekonomi anlamlarına gelmektedir. Tutumlu olmak da tutumla davranan, muktesit anlamına Türkçe bir sözcüktür. Tutumsuz da dilimizde müsrif, israf eden anlamına gelmektedir. Tutumlu olmak bazılarının anladığı gibi bazı gereksinimlerin karşılanmasından kısmen veya tamamen vazgeçilmesi değil bu gereksinimlerin kaynaklar göz önünde  tutularak en akılcı yollarla karşılanması demektir. Tutum sözcüğünün kökeni Türkçe tutmak eyleminden türemiş olan tut köküdür. Buna um soneki takılarak tutum sözcüğü elde delmiştir.

SÜRTÜK
SÜRTÜK

Bu cinsel yönelimin pek çok dildeki karşılığı aynı; küçük yazım farklılıklarıyla lesbian, lesbienne, Lesbe vb.  Türkçede de lezbiyen. Lezbiyen kelime anlamıyla Lesboslu demek. Lesbos Türkçe adı Midilli olan Ege adası. Midilli, Lesbos'un merkezi durumundaki en önemli köyü ya da beldesi. Eski Yunan lirik şiirinin büyük temsilcisi kadın şair Sappho'nun (İÖ. 600 dolayları) yaşadığı ada burası. Şiirleri Türkçeye de çevrilen Sappho'nun şiirlerinde bu konuyu işlediğini biliyoruz. Kolayca bayağılığa kaçabilecek tehlikeli bir konuyu büyük bir içtenlikle işlemesiyle büyük hayranlık uyandırmış, ünü günümüze kadar gelmiştir. Yunan kaynaklarında  şiir, musıki, dans gibi güzel sanatların esin perileri olan dokuz Musa'ya göndermeyle "Onuncu Musa" olarak anılır Sappho.

DİL ÖĞRETİMİNDE ETİMOLOJİ BİLGİSİNİN YARARLARI
DİL ÖĞRETİMİNDE ETİMOLOJİ BİLGİSİNİN YARARLARI

Bir dile sadece "saydam" kelimeler değil, "mat", "sisli", "bulanık" kelimeler de gereklidir. O dilin bir kültür dili olarak gelişmesi, yani bilimde, sanatta, felsefede kullanılabilmesi, duyguların ve düşüncelerin zengin bir biçimde dile getirilebilmesi için böyle kelimelere de ihtiyacı vardır. Almancanın felsefe dili olarak zengin bir dil olması soyut / soyutlaşmış kavramlarının zenginliğiyle ilgilidir. Köken. bilgisini, yani saydamlığı mutlaklaştırmakla Nurullah Ataç'ın yanılgısına düşmüş oluruz. Bu bakımdan, dildeki her kelimenin köken bilgisi dili kullananlar için mutlaka gerekli değildir. Bazı kelimelerin başlı başına bir birim olarak öğrenilmesi yeterli olabilir. Ayrıca, her dilin belli bir soyutlama düzeyine ihtiyacı vardır. Buna göre, ancak çok verimli olan köklerin, saydamlığını yitirmemiş kelimeler üretebilen köklerin öğretilmesi doğru olur.

DEKOLTE – TESETTÜR – MÜSTEHCEN – PORNOGRAFİ - EROTİZM
DEKOLTE – TESETTÜR – MÜSTEHCEN – PORNOGRAFİ - EROTİZM

rotizm ya da cinselliğin amacı soyun devamıdır. Ancak tabular ve diğer güncel yasaklamalarla insanlar bu konuyu da bilmemektedirler. Bu konularda toplum gençlere bir eğitim vermekten kaçınmaktadır. Gençlerin yarım yamalak bildikleri yarım ağız anlatılan ve yarım kulak dinlenmiş olanlardan ibarettir. Özellikle erkeklerin pornografi meraklarının bu bilgi eksikliklerini giderebilmek ve bak ben bu konularda ne kadar çok şey biliyorum diyebilmek içindir. Erotizm soyun devamı kadar toplumda sosyal bir konum, statü elde edebilmenin de bir yoludur. Shakespeare’ nin dediği gibi asıl mesele nedir? İnsanların önlerine konan ama ne olduğunu bilmedikleri sapık, çarpık erotizm pastasını, tabağını yalayana kadar yiyip bitirmek mi, istediği kişiye istediğini yaptırmak mı? Yoksa karşı tarafla birlikte karşılıklı ve erotik duygularla örülü güzel bir eser yaratabilmek mi? Dekolte sözcüğünden başlayarak buralara kadar geldik. Dilimizde konuya ilişkin olarak kullanmakta olduğumuz kavram ve terimlerin, sözcüklerin anlam ve kökenlerini bildiğimiz ve yerinde kullandığımızda yaşamın daha iyi, daha güzel bir anlam kazanacağını düşünüyorum:

ETİYOLOJİ
ETİYOLOJİ

Bu sınıflandırma bir anlamda sahip olduğumuz varlık ve kaynakların bir envanteri gibi olacaktır. Bundan sonra bu nedenlerin arasındaki ilişkileri bütüncül bir çerçevede değerlendirerek daha kapsamlı ve daha tutarlı sonuçlara ulaşılabilir diye düşünüyorum. Hiç kuşkusuz bir sonucun tek değil birden çok nedeni bulunmaktadır. Bu nedenlerden biri veya birkaçını görmezden gelerek doğru ve yerinde bir sonuca ulaşılamayacağı gibi o sonuca etkili nedenlerin sonucun ortaya çıkmasındaki paylarını, korelasyonunu da göz önünde tutulmalıdır. Elbette olayın geçtiği konjonktür de bu değerlendirmelerde yer alacaktır.

ETİMOLOJİNİN ETİMOLOJİSİ
ETİMOLOJİNİN ETİMOLOJİSİ

Sorunlar içlerinde çözümleri de barındırır. Sorunlar tek bir parça olmadığı gibi çözümler de tek bir parça değillerdir. Sorunları çözmek sorunları ve çözümleri doğru tanımlamakla olasıdır. Doğru tanımlamak ise o olay, şey veya kişilere özgü sözcüklerin bulunup doğru olarak kullanılmasını gerektirmektedir.

REÇETELERDEKİ KISALTMALAR
REÇETELERDEKİ KISALTMALAR

Hekimler, eczacılar elbette bilirler. Onların meslekleri budur. Bir hastalığa tanı koymak, tanıya en uygun iyileştirme yöntemini belirlemek ve hastaya uygun, onun hastalığını geçirecek ilaçları bir bir hazırlayıp vermek, hastanın bu ilaçları kullanmasını sağlamak. Onlar için bu işler basit sıradan işler. Hasta için öyle mi? Merak endişe ve korku dolu anlar. Geçmek bilmez, şuradan bir an önce kurtulsam deriz. İlaç adlarının, ilacın nasıl hazırlanacağının ve hastaya verilecek olan dozun, doz aralıklarının yazılı olduğu kâğıt parçasına, o pusulaya reçete deniyor. Ama bizler hekim veya eczacı değiliz, değiliz ama merak da ediyoruz.

ATLAS ve KARYATID KAVRAMLARI
ATLAS ve KARYATID KAVRAMLARI

Var olmak yeterli değildir, varlığını sürdürebilmek için güçlü olmak gereklidir. Güç bilgi, bilgi de dildir. Dil ise onu oluşturan kavram ve terimlerdir. Bir dildeki kavram ve terimler ne kadar çok olursa ve toplum tarafından bunların anlam ve kökenleri ne kadar iyi bilinirse ve yerli yerinde kullanılırlarsa gerek toplumu oluşturan bireyler ve gerekse bireylerle yöneticiler arasında çok daha kolay ve sorunsuz bir bilgi akışı, iletişim sağlanabilir. Bu da o toplumun barış ve huzurunu, refahını sağlayacak en önemli bir etkendir.

BAY -  BAYAN
BAY -  BAYAN

26.11.1934 gün ve 2590 sayılı Yasa ile Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi ve Hazretleri gibi lâkap ve unvanlar kaldırılmıştır. O tarihten başlayarak erkek ve kadın vatandaşlar, kanunun karşısında ve resmî belgelerde yalnız adlar ile anılması öngörülmüştür. Bu yasa uyarınca herkes bir soyadı almış ve öz ve soyadları ile anılır olmuşlardır. Yasanın birinci maddesinde öngörülen lakap ve unvanlar kaldırıldığından bu kişilere bir hitap şeklinin de olması gerekiyordu. O tarihte görevli dil kurumu da bay ve bayan sözcüklerini geliştirmiştir. Sonuç olarak bay ve bayan sözcüklerin yasanın lafzına da ruhuna da uygundur. Efendi veya hanımefendi gibi hitap tarzları saygı ifadesi dışında kullanılamaz. Bay ve bayan sözcükleri de aynı şekilde (bana göre) rahatlıkla kullanılabilir ve yasaya en uygun olanı da budur.

LALE – TÜLBENT – TULIPE - TÜRBAN
LALE – TÜLBENT – TULIPE - TÜRBAN

Anlatmaya çalıştığımız gibi lale/ tulipe kavramları bir sözcükten daha fazlasıdır. Bunlar kültürel ve ekonomik yönleri olan kavramlardır. Lale Osmanlı’da Batılı yaşam tarzına özenilerek yaşanan bir devrin adı olmuştur. Aynı zamanda Hollanda gibi küçük ve bataklık bir ülkeye lale büyük gelirler sağlayan bir tarımsal ürün olabilmiştir. Bu sayede topraklarını ıslah etmiş ve bu gün tarım ürünleri dış satımı ile dünyada hatırı sayılır bir noktaya gelebilmiştir. Hiç kuşkusuz bu işlerde Hollanda’nın tarımsal ve hayvansal ürünleri sınıflandırmasının, bunlar üzerinde geliştirici inceleme ve araştırmalar yapmasının çok büyük bir önemi vardır. Belki de bu gelişime en büyük katkıyı aslen İsveçli olan ama Hollanda’da çalışmalar yapan Carl von Linnaeus yapmıştır. Linnaeus flora ve fauna içinde yer alan varlıkların adını koymuş, onları kavramlaştırmış ve sınıflandırmıştır. Bu insanın geliştirdiği taksonomi bu gün hâlâ flora ve fauna konularında çalışanlara yol göstermekte,  kılavuzluk yapmaktadır.

POSTULAT-CREDO–İMAN
POSTULAT-CREDO–İMAN

Buraya kadar olanları özetlersek; toplumsal ilişkiler içinde insanlar belli tutum ve davranışlar karşısında karşı tarafı temsil eden kişi, kurum veya kuruluşların nasıl tepki vereceğini, ne yapacaklarını ve ne yapmayacaklarını bilmek, onlara güvenmek ve inanmak gereksinimi duymaktadırlar. Latin dünyası bunun için bir de çok anlamlı bir deyim üretmişlerdir. Pacta Sunt Servanda. Özetle söylemek gerekir ise herkes verdiği sözü tutmak ile ödevlidir.

AKRABA - HISIM KAVRAMLARI ÜZERİNE
AKRABA - HISIM KAVRAMLARI ÜZERİNE

Belki de akrabalık ve hısımlık kavramları yönünden en zengin dil Türkçedir. Bunun nedenleri araştırılacak olursa ilk göze çarpan özellik toplumumuzda aileyi oluşturan bireyler arasında bağların çok güçlü olması ve bu bağlar ile gelişen gelenek ve göreneklerde ailenin çekirdeğinden çeperlerine kadar her bir üyenin durumunun ve konumunun özenle adlandırılmış olması gelir. Bu ilişkilerin günümüzde de gücünü koruyabilmesinin arkasında kuşkusuz toplumumuzda hala din-tarım toplumuna ilişkin kültürel yapının ve bunun bir sonucu olarak akrabalar arası dayanışmanın varlığı gelmektedir. Hısım ve akraba ilişkileri miras hukukunu, evlilik kurumundan doğan nafaka ve benzeri yükümlülükleri, ayrıca evlilik yasaklarını da çok yakından ilgilendiren önemli bir konudur. İkinci olarak dilimizin Arap ve Fars dilleriyle çok fazla etkileşim içinde olmasıdır.

RAMAZAN, BAYRAM VE RAMAZAN/ŞEKER BAYRAMI KAVRAMLARI ÜZERİNE
RAMAZAN, BAYRAM VE RAMAZAN/ŞEKER BAYRAMI KAVRAMLARI ÜZERİNE

MS 1040 yılında Mısır’ı ziyaret eden İranlı gezgin Nasır-ı Hüsrev, sultanın Ramazan’da 73.300 kilo şeker kullandığı-hazırlattığı şölen sofrasında, şekerden koca bir ağacın dikili olduğunu ve daha başka gösterişli büyük şeylerin yer aldığını- bildiriyor. El Guzuli de (ö.1412) halifenin düzenlediği kutlamayı dikkate değer bir dille anlatırken, bütünüyle şekerden yapılmış bir caminin bulunduğunu ve eğlenceler sona erdiğinde bu camiyi yemeleri için dilencilerin çağrıldığını bildiriyor.

RÜZGÂR
RÜZGÂR

Eski Uygur Türkçesinde havanın, yeryüzüne yakın olan bir noktadan herhangi bir yönde ve herhangi bir hızla doğal akışı olayına karşılık gelecek şekilde esin, esinti veya yel sözcüklerinin kullanıldığı belirlenebilmektedir.  Bugün bu hava olayına yaygın olarak kullandığımız rüzgâr sözcüğü ise ilk kez zaman, vakit biçiminde Karahanlı Türkçesiyle Atabetü’l-Hakayık’ta yer almaktadır. (Sayfa LIII ruz, ruzgar)

KALPAZANLIK
KALPAZANLIK

Emeksiz kazanç sağlamanın bir adı paranın sahteciliği yani kalpazanlık ise bir diğer adı da bilimde ve sanatta taklitçilik intihal/ aşırtmacılıktır. Kendisine ait olmayan bir bilgiyi kendisininmiş gibi halka veya belirli kurullara sunan kişi emeksiz bir kazanç veya kariyer sağlamaktadır. Bu da kalpazanlık suçu kadar ağır bir suçtur. Örneğin, hiçbir uzmanlığı olmadığı halde kendisini hekim olarak tanıtan bir kimsenin veya hekimlik için uzmanlık eğitimini hileli yollarla kazanmış bir kimsenin insan sağlığı için yarattığı tehlikenin ne kadar büyük olabileceğini düşünmek bile istemeyiz. Bir de kendisinin ürünü olan, örneğin bir şiirin, bir sözün altına ünlü bir şairin veya düşünürün adını yazanlar var. Onların ne yapmak istediğini, amaçlarının ne olduğunu da anlamak mümkün değildir. Sanırım bu yolla, yani aktarıcı rolü ile toplumda kendilerine bir yer açmak istemektedirler. Bu tür sahteciliklerden en çok nasibini alanlar, Ömer Hayyam, Can Yücel, Nazım Hikmet gibi ünlü şairlerimizdir.

POLİTİKA
POLİTİKA

Politika devleti yönetme sanatıdır. Kamusal bir ödevdir. İktidar muhalefet kavgası değildir. Politika sözcüğünün sözlük anlamı devletin işlerini amaç, yöntem ve içerik olarak düzenleme ve gerçekleştirme kurallarının tümüdür. Daha geniş bir anlamda da devletin yönetimiyle ilgili özel görüş veya anlayışlardır. Dilimizdeki eş anlamlı olarak kullanılan bir başka sözcük siyaset ve siyasadır.

CIMON-PERO' NASIL CHARITY ROMANA OLDU?
CIMON-PERO' NASIL CHARITY ROMANA OLDU?

Bu kısa anlatımdaki amacımız: Paleolitik ve neolitik dönem süresinde kadınlık elde ettiği toplumsal statüsünden sürekli ödünler vermek zorunda kalmıştır. Orta, yeni ve yakın çağlar boyunca kadın yitirdiği eski konumunu kazanamadığı gibi bu gün uygulanmakta olan ekonomik, politik sistem ve sosyal, kültürel yapı kadına yeni tuzaklar hazırlamaktadır. Dikkat çekmek istediğimiz nokta annenin çocuğuna ve çocuğun annesine duyduğu tropismos naturalis /doğal yönelişler bile Cimon-Pero örneğinde olduğu gibi başka amaçlara kurban edilebilmektedir. Oysa Cimon Pero öyküsünün Plinius tarafından aktarılan özgün hali ne kadar da içten, ne kadar da insancıl değil mi?

İDEOLOJİ– DEMAGOJİ – PROPAGANDA -DEMOKRASİ
İDEOLOJİ– DEMAGOJİ – PROPAGANDA -DEMOKRASİ

Demokrasi üzerine yirmi beş yüzyılda kütüphaneler dolusu kitaplar yazıldı ve yazılmaktadır. Bundan sonra da yazılacaktır. Bu kısa çalışma içinde demokrasi ve ilintili kavramlarını irdelemeye çalıştık. Bu çalışmanın ne kadar eksik olduğunun bilincindeyiz. Bu yazıda öngörülen konularda bilgi edinmek hiç de zor değildir. Çağımızda teknoloji hepimize neredeyse sınırsız derecede olanaklar sunmaktadır. Sözünü ettiğimiz bu eksiklikler bu yollarla kolayca giderilebilir.

YABANCI DİLLERDEN ALINAN KAVRAM VE TERİMLER SORUNU
YABANCI DİLLERDEN ALINAN KAVRAM VE TERİMLER SORUNU

Yabancı dillerden aldığımız sözcükler her zaman lengüistik sorunlara neden olmuştur. Benim kanımca, bunun en önemli nedeni, bizim dilimizin Ural-Altay dil ailesi içinde, sözcük alıp kullandığımız dillerin ise daha çok Hint-Avrupa dil ailesi içinde yer almış olmasıdır. Bu iki dil grubundan birinin diğerine üstün oluşu gibi bir düşünce herhalde söz konusu olamaz ancak bu iki dil grubu fonetiğinden, semantik ve morfolojik özelliklerine kadar birçok yönden çok farklıdırlar. Söz ve sözcük dizilişleri farklı, önek ve soneklerle sözcük türetmeleri farklıdır. Batı dilleri için yaşanan bu sorunlar, Sami dilleri için de geçerlidir. Ne yazık ki; anadilimiz dönemin yöneticilerince önemsenmemiş, tam tersine her zaman yabancı dillerden alıntılar yapılmıştır. Karamanoğlu Mehmed Bey'in 13 Mayıs 1277' de, yani Osman beyin beyliğini ilan etmesinden 22 yıl önce,  duyurduğu “Bugünden sonra hiç kimse divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçe' den başka dil konuşmayacak” şeklindeki buyruğu Türkçeyi devlet dili yapmaya yetmemiş, ondan sonra gelenler Arapça ve Farsçayı harmanlayarak Osmanlıca adıyla yeni, Esperanto bir dil (!) yaratmışlardır. Köksüz, temelsiz bu dil benzeri şey dar bir çevrede iletişim aracı olabilmiş ama toplumu ileri götürememiş, bilim ve sanat dünyasının seyircisi durumuna getirmiştir.

BANLİYÖ
BANLİYÖ

Günlük yaşantımız içinde sık sık kullandığımız sözcüklerden birisi de banliyö sözcüğüdür. Bu sözcüğün anlam ve kökeninde ve ayrıca çağrıştırdığı başka sözcükler arasında kısa bir yolculuk yapacağız.  Sözcük dilimize Fransızcadaki “banlieu” sözcüğünün okunuş şekliyle girmiştir. Ülkemiz bu sözcükle İstanbul’da Tünel ve Banliyö Trenlerinin işletilmeye başlandığı 1870’li yıllarda tanışmıştır. Banlieu sözcüğü, dilimize “yörekent” olarak çevrilebilir. Sözcük Fransa’da kentin yargı alanı içinde bulunan kırsal bölge, dış mahalle anlamına kullanılmaktadır.

SATRANÇ
SATRANÇ

Satranç Doğuda bulunuyor, Batıya ulaşıyor ve orada yeniden şekilleniyor. Sonra Doğu, Batının şekillendirdiği oyunu bu haliyle kabulleniyor. Taşların adları bir yana şekilleri de değişiyor. Biz Şah diyoruz ama elimize aldığımız taşın Şaha benzeyen bir şekli yok.  Vezir vezire benzemiyor. Filin fil şekliyle hiç ilişkisi yok. Doğu elindeki bir kültür aracını Batıya kaptırmış. Niçin? Çünkü ekonomik gücü eline bir şekilde geçirmiş olanlar ulusal ve uluslararası düzeyde kültürü de şekillendiriyor.

GAZİLER HELVASI – ŞÜKÜR HELVASI
GAZİLER HELVASI – ŞÜKÜR HELVASI

Son bir konuya daha dikkat çekmek isterim. Kültürümüzde  “Şehitler Helvası” kavramı yok, ama “Gaziler Helvası” kavramı var. Bu kavramları halkımız yaşayarak üretiyor. Gazilerin dönüşüne olan sevincini, şükranlarını böyle ifade ediyor. Eli öpülesi annelerimiz doğurup büyüttükleri çocuklarına yeniden kavuşmanın mutluluğunu yaşıyorlar.  Ellerindeki tahta kaşık helva tavasında her döndüğünde onların düşünceleri şükür - şükür diye sese, söze, türküye dönüşüyor. Be, bu kültürün içinden gelen, bu kültürün bir parçası bir yurttaş olarak naçizane , “Gaziler Helvası” şeklinde bilinen helvanın adının  “Gaziler- Şükür Helvası” olarak değiştirilmesini öneriyorum.

ABDEST KAVRAMININ KÖKEN VE ANLAMI
ABDEST KAVRAMININ KÖKEN VE ANLAMI

Yukarıda dilimizin döndüğü kadar bir tek abdest kavramını irdelemeye çalıştık. Aynı şekilde oruç, namaz, hac, ezan, kandil, cami, minare ve daha bir dizi kavramın incelenmesi köken ve anlamlarının doğru olarak anlatılması gerekmektedir. Bunların araştırılmasının, incelenip anlatılmasının hiç bir kimseye hiçbir zararı olmaz. Ama bu araştırmaların ve incelemelerin topluma, bu toplumun ileriye gitmesine, barış, huzur ve refah içinde, insanların yok yere birbirleri ile anlamsız çekişmelere girmeden birlikte bir arada yaşama zevkinin tadını çıkarmalarına büyük katkıları olacaktır.

AYLARIN ADLARI, KÖKEN VE ANLAMLARI
AYLARIN ADLARI, KÖKEN VE ANLAMLARI

Günümüzde kullanılan takvimler ile yüzyıllar öncesinde kullanılan takvimlerin birbirine benzerlik gösterdiği kadar önemli farklılıkları da vardır. Bugün en yaygın olarak kullanılan takvim, Dünya'nın Güneş etrafında dönüşü esas alınarak yapılmış olan miladi (Gregoryen) takvimdir. Daha önceki yıllarda ise, Ay'ın Dünya etrafındaki dönüşüne bağlı olarak geçtiği fazların göz önünde tutulmasıyla geliştirilen hicri takvim kullanılmıştır. Ancak Ay ve Güneş takvimleri, var olan tek takvim tipleri değildir. Bunlar dışında birçok takvim örnekleri de vardır: Çin ve Hint takvimleri,  Aztek ve Maya takvimleri gibi. İnsanlar, genellikle toplumsal ihtiyaçlardan doğan nedenlerle farklı takvimler geliştirmişlerdir.

Ahmet Vefik Paşa
Ahmet Vefik Paşa

Ahmet Vefik Paşa bizim bildiğimiz asker paşalarından değildir. 19 Mart 1877'de Osmanlı Meclis-i Mebusanının açılışı ile kendisine pa­şa unvanını kazandıran vezirlik rütbesi verilir. (26 Mart 1877). 1878’de tekrar maarif nazırı, daha sonra da sadrazam olur. Yüzyıllardır kullanılan “sadrazam” sözcüğünü “başvekil” olarak değiştiren de kendisidir. Yıllardır kullandığımız ‘’başvekil’’ sözcüğü Türkçeye kazandıran Ahmet Vefik Paşadır. Ahmet Vefik Paşa'ya göre iyi bir siyasetçide aranan özellikler Yazımın girişinde Ahmet Vefik Paşa’nın ilk Türkçe sözlüklerden birisi olan ‘'Lehçe-i Osmanî'’ isimli bir kitabından bahsetmiştim ya. Ahmet Vefik Paşa bu kitabında iyi bir siyasetçide ve iyi bir yöneticide şu sıfatları arar; muteber, mutedil, mu'tezim (azimli), mutena, mutlif (affedici), muvaffak, muvakkit, muzaffer, mübeccel (yüceltilmiş), mübeşşir (sevindirici haber veren), mücerreb (tecrübe edilmiş), müdebbir (tedbirli), müeyyit (sağlam), müfekkir (düşünen), müheyya (hazır).

TARTIŞMAK, ELEŞTİRMEK VE AD HOMINEM KAVRAMLARI
TARTIŞMAK, ELEŞTİRMEK VE AD HOMINEM KAVRAMLARI

Konusu ne olursa olsun, hangi ortamda bulunursak bulunalım biz henüz bir yazıyı, bir konuşmayı, bütünlüğü içinde anlamak, anladıklarımızı değerlendirmek ve yaptığımız bu değerlendirmeleri iletişim içinde bulunduğumuz kişi veya topluluğa bildirmek veya iletmek için gerekli olan becerikliliği ve alışkanlığı edinemedik. Bir yazıda, bir konuşmada ya da ortaya konmuş olan bir yapıtta o yazıyı yazana, konuşmayı yapana veya yapıtta adı geçen kişi ve olaylara karşı duyduğumuz sevgi veya sevgisizliğimiz hep ön plana geçmektedir. Övgü ve yergilerimizin biricik dayanağı ne yazık ki; dışımızdaki bu dünyaya karşı içimizdeki yanlış inançlar, yanlış koşullanmalar oluşturmaktadır. Duygularımız aklımızın önüne geçmektedir. Bazen bu duygularımız öylesine yoğunlaşmakta, öylesine aceleci olmaktadırlar ki; karşımızdakini, sonuna kadar dinlemek veya bir yazıyı sonuna kadar okumak zahmetine bile katlanamıyoruz. Hemen tepkimizi gösteriyoruz. Doğal olarak bu tepkiler çoğu kez yerini bulmamaktadır. Başka bir anlatımla hiç gereği yokken akıl daraltıcı bir neden yaratıyor, kendimize tuzaklar kuruyoruz.

POLİS, POLİ, POL,  BOLU
POLİS, POLİ, POL,  BOLU

Polis kelimesinin "şehir" anlamına geldiğini herkes bilir, Yunancadan geldiğini de.  Eski  Yunan şehir devletlerine polis deniyordu (çoğulu poleis). İlk Çağda yüzlerce polis vardı. Bu şehirler bir akropolis ya da liman gibi bir  müstahkem  mevki üzerinde olarak inşa edilip o merkez çevresindeki toprak parçasını içine alan yerleşim birimleriydi. Polis bir kavram olarak hem bir yönetim örgütünü, hem de şehirde yaşayan yurttaşlar topluluğunu temsil ediyordu.   Yunanca politikos da hem şehri, yurttaşları, hem de  devleti, yönetimi, kamu hayatını nitelendiren bir sıfattı;  polites ise yurttaş demekti.    Yunanca polys bileşeninin bir de batı dillerinde bir önek gibi birçok kelimenin önünde yer aldığı, "çokluk" bildiren anlamı var. Aradaki bağlantı açık: şehir, çok sayıda insanın yaşadığı yer.  Bu kullanımı için bir iki örnek yeterli olur: 

GÜN ADLARI, KÖKENLERİ VE ANLAMLARI
GÜN ADLARI, KÖKENLERİ VE ANLAMLARI

Günler, haftalar, aylar derken aklım şu kronometre sözcüğüne takıldı. Bin yıllar öncesinin titan tanrısı Kronos’tan gelen chronomètre sözcüğü dururken niçin saat, heure, hour, uhr, clock, watch, timer gibi sözcüklere gereksinim duyuldu hiç anlayamamışımdır. Hele de şu watch sözcüğünü hiç sevmiyorum. En azından Batı dilleri için ileri sürülen görüşlerin hiçbiri bana inandırıcı gelmiyor. Kronos gibi kulağı okşayan güzel bir sözcük dururken onların hiçbirini değerli bulmuyorum! Biz mi? Biz işin kökenini pek kurcalamamışız, saat deyip işin içinden sıyrılıyoruz. Saat sözcüğü Aramca, İbranice, Arapça derken hoplaya zıplaya bize kadar ulaşmış. Gelir gelmez ben iyi saatte olsunlar dedim ama sesimi kimseye duyuramadım.

KITA ADLARI
KITA ADLARI

Aradan yüzyıl geçtikten sonra Evropa’dan, Turkiya’dan, Anotoliya’dan kurtulduk ama Avro mu olacak yoksa Ero mu, Evro mu olacak yoksa Yüro mu diyeceğiz hala bir karar veremedik. Neyse… Dilimizi olması gerektiği gibi öğrenince, bir gün gelecek hepsine kendi adlarını vereceğiz!

POLO - MİNYATÜR
POLO - MİNYATÜR

Nakş-ı Cihan adı buranın değerini daha iyi ifade ettiği gibi tarihsel geçmişine de daha uygun. Şah Abbas dönemindeki el sanatlarına ve mücevhercilerin adına gönderme yapılması amacıyla bu ad konulmuş. Bu meydan Çin’deki Tiananmen meydanından sonra dünyanın en büyük ikinci meydanı, tam 80.000 metrekare büyüklüğünde. 1611 yılında birinci Şah Abbas’ın emriyle ve mimar Ali Akbar İsfahani tarafından 25 yılda yapılış. 4 tane kapısı var.

AMATÖR-PROFESYONEL
AMATÖR-PROFESYONEL

Toplumumuzda amatör ve profesyonel kavramları bazen doğru bazen de yanlış kullanılmaktadır. Bazı çevrelerde işini iyi yapana profesyonel yapamayana da amatör denip geçilmektedir. Bu iki kavram arasındaki farkı insanlarımız işte acemilik veya ustalık olarak algılamaktadır. Oysa iki kavramı birbirinden en belirgin şekilde ayıran en önemli fark yapılan işin para kazanmak ve geçimini bu yolda elde edip etmemektir. Yapılan işte ehliyet, uzmanlık ve beceri konuları her iki türde de yani profesyonel ve amatör olarak nitelenen insanda da olumlu veya olumsuz olabilir.

İSKAMBİL KÂĞITLARINDAKİ ŞEKİLLER
İSKAMBİL KÂĞITLARINDAKİ ŞEKİLLER

Geniş halk kesimlerinde kabul görmüş bir anlayışa göre de iskambil kağıtlarındaki sayılar gezegenimizin doğal düzeni ile ilişkilendirmektedir. Her bir destede, 4 farklı grup olması bir yıl içindeki mevsimleri , bir deste içinde bulunan 52 kart bir yıl içindeki haftaları ve her bir grubun 13 karttan oluşması ise ayın döngüsünü simgelemektedir. 13 kart içinde de 10’a  kadar sayılar vardır ve ardından diğer kartlar vale(oğlan), dama (kız) ve rua (papaz) olarak sıralanır. Bu konularda tevatürün sınırı yok. İnanışa göre kupa papazı, Kral Şarlman’ı, maça Papazı, Kral Davud’u (Hz. Davud), karo papazı, Julius Sezar’ı,  sinek papazı da Büyük İskender'i temsil ediyormuş. Son olarak şunu da ekleyebiliriz: Kartlar üzerindeki kral, papaz, dam figürlerinin saç stilleri, giyim tarzları o dönemde geçerli  sosyokültürel özellikleri yansıtıyor.

BURUK  ACI
BURUK  ACI

Kavramlara, sözcüklere saygı duymalıyız. Her bir sözcük, kavram ve terim o hale gelene kadar kaç bilim insanı ve kaç sanatçının elinden geçti. O insanların emeklerine saygı duymalıyız. Bu saygıyı daha çok bizden sonraki kuşaklar için duymalıyız.  Dilimizde galat-ı meşhur diye bir söz var.  “Buruk Acı”  da onlardan bir tanesidir. Biz galatları meşhur etmek mecburiyetinde miyiz?   Bizler, dilimizdeki galatları, yanlış anlamaları ayıklayarak gelecek kuşaklara daha iyi, daha anlaşılabilir, onların ve onların içinde yaşayacakları topluluğun daha gelişmiş, daha huzurlu bir toplum olmasına hizmet etmeliyiz.

HİSSEDİLEN SICAKLIK / AĞIRLIK, KATLANILABİLEN İNSAN, DAYANILABİLİR ENFLASY0N
HİSSEDİLEN SICAKLIK / AĞIRLIK, KATLANILABİLEN İNSAN, DAYANILABİLİR ENFLASY0N

Bu örneklere bir de enflasyonu ekleyebiliriz. Toplumda her sınıf veya katmanın enflasyon algısı farklıdır. Ekonomik verilere göre bazı durumlarda satın alınacak mal ve hizmetlerin fiyatları elde edilen kazançtan az olursa enflasyon denen şey karşımıza çıkar. Eğer bu mal ve hizmetleri satın aldıktan sonra bir miktar daha elimizde kalıyorsa, yani tasarruf olanağı doğuyorsa o kişi için enflasyonun bir zararı yoktur. Hatta ilerleyen zaman içinde mal ve hizmetlerin fiyatları arasındaki fark devam ederse o kişinin tasarruf ettiği miktar büyür.

KARGA TULUMBA
KARGA TULUMBA

TDK sözlüğüne göre sözcüğün kökeni  İtalyanca olup “carga tromba” dır. Halk arasında kullanıldığı haliyle karga tulumba deyimi birkaç kişinin birini yakalayıp elleri üstünde havaya kaldırmaları ve bir yerden bir yere götürmeleridir. Carga la tromba veya carga tromba İtalyan denizcileri arasında kullanılan bir deyim olup zaman içinde Türkçeye girmiş ama bu girişte anlamını da değiştirmiştir. Deyim olarak carga tromba yelkenleri indir, topla anlamındadır.

AFORİZMA – AFOROZ – PERSONA NON GRATA - HAYMATLOS
AFORİZMA – AFOROZ – PERSONA NON GRATA - HAYMATLOS

Bazı ülkelerde soyutlama dinsel bir kurala yollamada bulunulmadan yapılır.  Örneğin din ile araları hiç de hoş olmayan İzlandalılar, toplum kurallarına aykırı hareket eden birini toplumdan uzaklaştırıyorlarmış. Toplulukta ona hiç kimse selam vermiyormuş. Kent içinde oturmasına izin verilmiyormuş. İzlanda’nın kuzeyinde bulunan Akureyri kentinde küçük bir tepede bir heykel grubu gördüm. Bu heykelin ne anlama geldiğini sordum. Toplumdan aforoz edilen, uzaklaştırma cezası alan bir suçluyu gösteriyormuş. Bana çok ilginç gelmişti.

ANLAM SANATLARI
ANLAM SANATLARI

Bunlar, Aşağıdaki terimler, Osmanlı Türkçesi olarak Arapça'ya ya da herhangi bir dile indirgenemeyecek biçimde, yazın alanının kullanılmış terimleri olarak kullanılmış ve kısmen, hâlâ kullanılmaya devam eden sözcük ve kavramlardır. Umarım, Türkçe'leri oluştukça onlar da eklenebilir.

ACABA
ACABA

Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı’ nın anlattığı gibi barbar sözcüğünün kaynağı Eski Yunanca olup anlamı bar bar bağırma seni anlamıyorum demektir. Helen soyundan insanlar Anadolu’da yaşayan halkların dillerini anlamakta zorluk çektikleri için onları barbar diye nitelemişlerdir. Bu gün ilkel, uygarlaşmamış, kaba kırıcı anlamına kullandığımız barbar sözcüğünün kökeni budur. Sözcük alışılmışın dışında konuşan, giyinen ve yaşayan kişi veya toplulukları anlatmak için kullanılmaktadır. Bu anlamda Helenler için Anadolu insanları acayiptir, acayip insanlardır. TDK tanımlamasına göre ucubedir. Bir ülkenin en tepesinde bulunan bir kurum bir sözcüğün anlamını kendisine göre yorumlamamalıdır. Dil topluma yön veren en önemli kaldıraçlardan biridir. TDK bu sorumluluğunun bilincinde olmalıdır. TDK Charles Bukowski kadar bu konulara duyarlı olmalıdır.

ÖKSÜZ VE YETİM KAVRAMLARI ÜZERİNE
ÖKSÜZ VE YETİM KAVRAMLARI ÜZERİNE

Bir toplumu toplum yapan özelliklerden bir tanesi o toplumun çocuklarına ve yaşlılarına ayırdığı olanaklarla ölçülür. Anne veya babasını herhangi bir nedenle yitirmiş çocukların özel bir önemi vardır. Bu durumda olanlar için sağlıklı ve güvenli, anne-baba sevgisini yaşayabilecekleri sevgi yuvalarına ihtiyaç vardır. Onların dışındaki tüm çocuklar için de, kreşler, anaokulları, yaşlılar için yaşlılar yurdu (huzurevi), herhangi bir nedenle tek başlarına olduklarında günlük yaşamlarını sürdüremeyecekler için Darülaceze (1895) ve Darüşşafaka (1863) gibi kuruluşlar sayıca artırılmalı ve verecekleri hizmetler geliştirilmelidir.

KELİMELERİN BİZE ETTİĞİ
KELİMELERİN BİZE ETTİĞİ

Son birkaç ayda, sağ olsun dostlar, iki aşikâr yanlışımı yakaladı. Birincisi TomFriedman yerine George Friedman yazmamdı. Daha vahim hatayı geçen Pazar yaptım. Trump’ı Demokrat Partili ettim.

ÜNİVERSİTE  NE DEMEK?
ÜNİVERSİTE  NE DEMEK?

Bu yeni düzende kurulan üniversitelerin pek azının üniversite  sayılabileceği şüphesizdir.  1980 sonrasında Istanbul'da kurulan Marmara Üniversitesinin rektörü olan profesörün bir televizyon programında adeta övünerek, "Biz kitle eğitimi veriyoruz" demesi gerçekten çok acıdır. O yıllarda üniversitelerden beklenen şeyin aslında ne olduğu bundan daha özlü bir biçimde anlatılamazdı!      "Kitleyi eğitmek" bir yana, üniversite denen kurumun ödevi  "vatanına, milletine, devletine hizmet edecek insanlar" yetiştirmek de değildir. En yüksek seviyede bilimsel bilgi üretmektir asıl amacı.  Hiçbir üniversite bilimin dünyada eriştiği seviyenin altında kalmayı içine sindiremez, sindirememeli.  Sindirememeli ki, geride kaldığını hisseden üniversiteler eksiklerini giderme yolunda bir atılım gösterebilsinler. Üniversitenin  güzide  (élite) bir kurum olduğunu bilmek gerekiyor her şeyden önce.  Şöyle denmeli:  bir fildişi kuledir üniversite! Orada sadece bilim için de yaşanmaz. Gençlerin tam bir özgürlük içinde  kişiliklerini geliştirecekleri, bireysel yeteneklerini fark edecekleri,  kültür, görgü edinecekleri, düşünen, entelektüel insanlar olarak yetişecekleri, toplumdaki hiçbir çevreyle karşılaştırılamayacak olan çok özel bir ortamdır üniversite.  

ADLARIMIZIN KÖKEN VE ANLAMLARINI YETERİNCE BİLİYOR MUYUZ?
ADLARIMIZIN KÖKEN VE ANLAMLARINI YETERİNCE BİLİYOR MUYUZ?

Konfüçyüs’e sormuşlar: Bir ülkeyi yönetmek için görevlendirilseniz ilk işiniz ne olurdu? Konfüçyüs’ün yanıtı: İşe önce dili düzeltmekle başlardım. Çünkü dil bozulmuşsa sözcükler, kavramlar, terimler düşünceleri iyi anlatamaz, düşünceler iyi anlatılamazsa, yapılması gereken işler iyi yapılamaz. Görevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve düzen bozulur. Töre ve düzen bozulursa, adalet yoldan sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. Hiçbir şey dil kadar önemli değildir. Yine büyük Çin bilgini Konfüçyüs’ e bağlanan bir söze göre Konfüçyüs ben her şeyin ve her olayın adını bilmek isterim demiş. Buna benzer bir yazıtı Vietnam’da, Konfüçyüs Üniversitesi’nin kapısında görmüş ve o zaman dilin, dili oluşturan kavramların önemini çok daha iyi kavramıştım.

FENOMEN – İDOL - İKON – ROL MODEL
FENOMEN – İDOL - İKON – ROL MODEL

Örnek olma ve örnek alma işleri her zaman sorunsuz olmamaktadır. Bazen insanlar kendileri için yanlış kişileri örnek, rol model alabilmektedirler. Toplumda yanlış bilgilendirmeler, hiç de örnek alınmaması gereken kişileri de  “fenomen” leştirmekte,   yanlış kişi ve davranışları ikonlaştırmakta ve yanlış kişileri kendilerine idolleştirmektedirler. Bu yanlışların önüne geçilmesi bu kavramların içeriklerinin, anlamlarının iyi bilinmesiyle mümkün olabilir. Aileden ve okuldan başlayarak bu rol modellerin, idollerin, ikonlaşmış, popüler kişi ve davranışların gençlere ne kadarının uyacağı veya uymayacağı anlatılmalıdır. Gerektiğinde örnek alınacak kişiler de uyarılmalıdır. Bu durumda olan kişi ve davranış biçimleri karşısında suskun, edilgin kalınmamalıdır.

ETİMOLOJİ  NE İŞE YARAR?
ETİMOLOJİ  NE İŞE YARAR?

Söz dağarcığını genişletmek, şüphesiz okumakla olur; yabancı dilde de, anadilinde de. Ama bu, özellikle yabancı dil öğreniminde çok uzun zaman  geçmesini gerektirir. Daha doğrusu, kelime öğrenimi ömür boyunca sürer. Anadilimizde bile anlamını bilmediğimiz nice kelime vardır. “Bol bol okuyun!” tavsiyesi ilk çare değil. Sonraki çare olmalı. Söz dağarcığını genişletmenin bol bol okumaktan çok daha önce  tutulması gereken yolu kökenbilgisine önem vermektir. Bu yol çok daha verimlidir; kısa vadede meyve verir. Öğrenciye dilin sözdizimi belletilirken  köken bilgisi temelinde  kelime öğretimi de verilmeli, yabancı dilde okuma alışkanlığı bu temele oturtulmalı; bu iki öğrenme biçimi  paralel olarak yürütülmeli. Etimoloji bilgisi üzerine oturtulmuş bir okuma alışkanlığı çok daha verimli olur.

14 MART TIP BAYRAMI İLE İLGİLİ KAVRAMLARIMIZ
14 MART TIP BAYRAMI İLE İLGİLİ KAVRAMLARIMIZ

Tıp bilimi Eski Mısır'da,  Akdeniz’in 800 km. kadar güneyinde, Nil nehrinin doğusunda kalan ve bu gün Luxor kentinin bulunduğu yerde, Thebes veya Teb (Grekçe: Θῆβαι) adıyla kurulmuş bir kentte doğdu diyebiliriz. Tıp mesleği Teb kentinde şekillenmeye başlamış. Kentin simgesi ise bu gün Tıp mesleğinin sembolü olan birbirine sarılmış iki yılan ve bir kâsedir. Bugün dilimizdeki Tıp kelimesinin kökeni de Teb kentinin adından gelmektedir. Teb Arapçaya (tibb-tbb) ve Aramca'ya (tebba) da girmiştir. Arapçadan da dilimize Tıp olarak evrilmiştir. Dilimize yerleşmiş olan tıbbiye, tıbbi, tabip, etıbba, tababet gibi sözcüklerin de kaynağı Teb’tir.

DOSTA VİSKİ
DOSTA VİSKİ

Eğer bir toplumda huzur, refah ve kalkınma, ilerleme isteniyorsa öncelikle o toplumu oluşturan bireylerin ağızlarından çıkanı önce kendi kulağı duymalı kaleminden çıkanı da önce kendi gözleri görüp değerlendirmelidir.

TAKDİREN – TEŞDİDEN - TAHFİFEN
TAKDİREN – TEŞDİDEN - TAHFİFEN

Bu kısa değerlendirmemizde hükmün yerindeliği veya haklı ya da haksızlığı değil bu karar nedeniyle takdir, teşdit ve tahfif gibi kavramların köken ve anlamları üzerinde durduk. Hukuk dilimizde birçok mesleklerde olduğu gibi günlük konuşma diliyle kolayca anlaşılamayan buna benzer birçok terim vardır. Yeri geldiğinde onlara da değinebiliriz.

SORUNLU KAVRAMLARIMIZ
SORUNLU KAVRAMLARIMIZ

Açıkça söylemek gerekir ise bu sözcükler dili Arapça olmayan Türk halkına Arapça’ dan Osmanlı saray idaresi tarafından dayatılan sözcüklerdir. Halkımız bu sözcüklerin ne kökenini ve ne de anlamlarını yeterince kavrayıp belleyememiştir. Bu sözcükler dilimizde iğreti olarak durmaktadır. Kullanılırken de özümsenmediği için yanlış yaparım korkusuyla ve fazla mal göz çıkarmaz diye düşünülerek benzer bir sözcükle pekiştirmek gereği duyulmaktadır. Benim önerim ya bu sözcüklerin köken ve anlamlarını iyice öğrenmek ya da anadil dağarcığımızda bu kavramı anlatan sözcüklerden birini seçip kullanmaktır.

ÇARPICI  ETİMOLOJİLER
ÇARPICI  ETİMOLOJİLER

Kelimenin bu ilk tanımındaki  "boş zaman" öğesi çok değerli.  Bir şey öğrenebilmek için boş zaman gerekiyor. Eski  Yunan'da, Roma'da  çocuğunu okula gönderebilmek sadece boş vakti olan sınıfların  altından kalkabileceği bir şeydi. "Söyleşi, tartışma" da katılanların mutlaka bir şey öğrenmesi, birtakım bilgiler kazanması amacı güden,  sonunda belli bir fayda elde edilmesi beklenen bir faaliyet değil,  boş vakti doldurmaya yarayan bir faaliyetti. "Boş zaman" gibi, tartışmadan mutlaka pratik fayda beklenmemesi de gerek  bilimsel çalışmanın ne olduğuna,  gerekse  modern eğitim-öğretim  ilkelerine ışık tutabilecek can alıcı bir özellik.

UYKULARIMIZIN TANRISI HYPNOS, ÜÇ BİN ÇOCUĞUNDAN BİRİ MORPHEUS
UYKULARIMIZIN TANRISI HYPNOS, ÜÇ BİN ÇOCUĞUNDAN BİRİ MORPHEUS

Mitoloji bahçesi göz alabildiğine geniş hatta o kadar geniş ki Helios’un hızıyla hareket etseniz ufuklarında güneşin batışını görmek olası değil! Dolayısıyla biz bu günkü gezimize ilerde kaldığımız yerden devam etmek üzere burada ara verelim. Ancak sevgili Morpheus tanrımızı tanrıçamız İris ili birlikte çizen Fransız ressam Pierre-Narcisse Guerin’in1811 yılında tamamladığı tablosunu seyredelim. Yapıtın özgün olanı Saint Petersburg Hermitage Müzesi’nde’ sergilenmektedir.

P H A E T H O N
P H A E T H O N

Fantastik bir yolculuğa çıkıyoruz. Öyle Ay’a, Mars’a falan değil uzayın daha da derinliklerine giriyoruz. Mythos’ların bize verdiği enerji ve coşku ile yola çıkıyoruz. Bu yolculuğun tehlikeleri var mı, var. Tehlike var ama merakımızı gidermekten, öğrenmekten geri durmak hiç yok.

NAPOLYON KİRAZI – CHAMPS ÉLYSÉES ’nin  AT KESTANELERİ
NAPOLYON KİRAZI – CHAMPS ÉLYSÉES ’nin  AT KESTANELERİ

Doğamızdaki, floramızdaki bu yoksullaşma dilimize, dilimizdeki kavramlara da yansıyor. Çoğumuz kestane ile at kestanesini ayırt edemez hale geldi. Çocuklar kafalarındaki yanlış ve eksik algılar nedeniyle sonbaharda yere düşmüş bir at kestanesi gördüklerinde bunun yenecek bir meyve olduğunu zannetmektedirler. At kestanesinde bulunan özünde bir glycoside olan esculin maddesi zehirlidir. Doğrudan tüketilmeye çalışıldığında zararlı olur. Ancak kimyasal işlemlerden geçirildikten sonra losyon veya krem olarak birçok derde deva olabilmektedirler. Napoleon’un sağlığında belki hiç yemediği bir meyveye insanımız onun adını veriyor. Bu kavramların temsil ettiği şeylerin değerlerini bilmiş olsak bu güzel ülke daha güzel olacaktır.

BASAMAKLAR,  MERDİVENLER
BASAMAKLAR,  MERDİVENLER

Kelimeler dünyasındaki bu gezintilerin en önemli hedefi birbiriyle bağlantısını pek göremediğimiz kelimeler arasındaki ortak anlam damarına dikkati çekmek.  Aşağıdaki kelimelerin hepsinde  basamak, merdiven, tırmanma, yukarı çıkma, yükselme fikri var. Hepsi Latince scandere fiilinden türüyor;  Latince fiil de Hind-Avrupa kök dilindeki *skand- / skend mastarından, o da  tırmanma, sıçrama demek. Aşağıdaki kelimelerin  yazımlarındaki  —sca—,  —ska—,  — sce— , —che— sesleri ele veriyor bu anlamı.

NATO KAFA NATO MERMER
NATO KAFA NATO MERMER

Bu cümlenin hangi ortamda söylendiği ve anlaşıldığı bilinse eminim bizim bu denli üzerinde durmamız gerekmeyecekti. Benim kanımca bu cümle, bir heykel yontucusu veya satıcısı tarafından bir Türk’e yaptığı veya sattığı şeyi basite indirgeyerek anlatması sırasında  (…bu baş, bu portre, bu mermerden/ yapılmıştır) anlamında kullanılmıştır. Yahut  “böyle bir mermerden böyle bir baş”  yapılmıştır, şeklindedir.

DOĞUM GÜNLERİ VE DOĞUM GÜNÜ KUTLAMALARI
DOĞUM GÜNLERİ VE DOĞUM GÜNÜ KUTLAMALARI

Doğum günü kutlamalarının tarihi eski Mısır’a kadar uzanmaktadır. O tarihlerde firavunların taç giyme törenleri çok görkemli törenler halinde yapılıyordu ve o gün firavunun tanrılaştığına inanılıyordu. Bu günler ileriki yıllarda doğum günü olarak kutlanılıyordu. Bu gelenek biraz şekil değiştirerek antik Yunan’a ve oradan da Roma’ya geçmiş.

TÜKENMEZ KALEM - ALKOLSÜZ BALIK ÇEŞİTLERİ
TÜKENMEZ KALEM - ALKOLSÜZ BALIK ÇEŞİTLERİ

İnsanın ağzından çıkanı kulağı duymalı, elinden çıkan yazıyı da yazan kişinin önce karşısına geçip kendisi okumalı diye düşünüyorum. Balıklar ikiye ayrılıyorlar: 1-Alkollü balıklar 2- Alkolsüz balıklar. Lokantada müşteriye içkili veya içkisiz yemek servisi yapmak lokanta sahibinin bileceği bir şey ama balıkları alkollü veya alkolsüz diye sınıflandırmak kimsenin hakkı değil. Dilimizi bu zavallılıktan kurtarmak zamanı geldi, geçiyor.

MİT, MİTOLOJİ, EFSANE, MASAL, DESTAN, HİKÂYE, TARİH, TRAJEDİ, KOMEDİ VE OPERA
MİT, MİTOLOJİ, EFSANE, MASAL, DESTAN, HİKÂYE, TARİH, TRAJEDİ, KOMEDİ VE OPERA

Günlük konuşmalarımızda ve yazı dilimizde sıklıkla kullandığımız birkaç kavramı gözden geçirmek ve aralarındaki farkları irdelemek istiyorum. Bunlar, mit, mitoloji, efsane, masal, destan, hikâye, tarih, trajedi, komedi ve opera. Bunların her biri için ciltler dolusu kitaplar yazılmıştır ve yazılmaya da devam edilmektedir. Amacım yine genel bilgi niteliğinde hatta ansiklopedi bilgisiyle bu kavram ve terimleri elimizin altında bulunması için derlemektir.

İBADET YERLERİ
İBADET YERLERİ

Bütün bu ibadet yerleri aynı anlama geliyor: toplanma yeri. Bu durum  adı geçen inançlarda toplanma ediminin, toplanma yerinin önemine işaret ediyor.  Bütün bu dinler "cemaat" kavramını ön sırada tutuyor.  Ama bunun tersini de düşünelim. Bütün bu dinler "bireylik" fikrine sırt çeviriyor. Bireyliğin cemaat içinde, cemaat ruhu içinde eritilmesini istiyor.   

Yenilik Kavramı ve Yenilik Politikaları
Yenilik Kavramı ve Yenilik Politikaları

Yenilik (inovasyon / innovation) kavramı son yıllarda iş dünyası ve akademide en hızlı yaygınlaşan kavramlardan biridir. İktisat ve işletme gibi ekonomi politikaları ve stratejileri ile ilişkili alanların yanı sıra, modadan sanata kadar çok farklı alanlarda da “inovasyon” artık anahtar kavram haline gelmiştir. Bu yaygın kullanım sonucu hem kavramın kapsamı çok genişlemekte, hem de adeta tüm sorunları çözebilecek gizemli bir araç haline getirilmektedir. Bu çalışmada yenilik kavramının tarihsel gelişimi özetlenmekte, yenilik tipleri ve metrikleri tanımlandıktan sonra, yeniliklerin etkileri tartışılmaktadır.

FİKİR VE ZİKİR
FİKİR VE ZİKİR

Sağlıklı bir iletişim için taraflar arasında bir kavram birliğine mutlak gereksinim bulunmaktadır. Örneğin elma dendiği zaman bu sözün dinleyicileri veya okuyucuları tarafından daha önce büyüklüğü, rengi, kokusu vb. özellikleriyle, varılan, varılmış olan uzlaşma uyarınca elma olarak algılanması gerekir. Elma dendiğinde karşısındakinin zihninde tornavida veya kar yağışı görüntüleniyor ise toplumda herhangi bir iletişim sağlanamaz.

ADAM GİBİ ADAM
ADAM GİBİ ADAM

Bir kimsenin övülmesi gerektiğinde örneğin iyi bir insan, iyi bir kadın demek yetmiyor mu?  Balkonumuza, penceremize gelen bir güvercine veya kumruya kumru gibi kumru demiyoruz da niçin bir adama adam gibi adam demek gereksinimi duyuyoruz. Bir dil bekçisi değilim ama dilimizi bu yararsız deyimlerden, yanlışlardan arındırmanın gerekli olduğunu düşünüyorum.

Diderot Etkisi
Diderot Etkisi

“Eski sabahlığımın efendisi iken yenisinin kölesi oldum.” Diderot bu yazısında tüketim çılgınlığına kendisini kaptırışını anlatır. Onun, tüketim çılgınlığının insanı sürükleyeceği halleri anlatan ve bugünkü anlamına en yakın içeriği ile kavramdan söz eden yazar olması ve sebep-sonuç ilişkisini ortaya koyması bakımından adına atfen “Diderot Etkisi” denilmiş.

MİLKA
MİLKA

Katarina Milka Trnina 1863 yılında Hırvatistan'da Moslavina adlı küçük bir kasabada doğmuş. Aldığı eğitimler sonrasında 1882'de Zagreb Operasında solist olarak rol almış. Guiseppe Verdi'nin eserlerindeki vokal başarısı ile üstün yeteneğini o zamanın otoritelerine kolayca kabul ettiren Milka Trnina giderek Avrupa ve Amerika'nın birçok operasında aranan bir yıldız olmuş.

ACABA BUNLARI BİZE HANGİ DIŞ GÜÇLER YAPIYOR; YOKSA?
ACABA BUNLARI BİZE HANGİ DIŞ GÜÇLER YAPIYOR; YOKSA?

Bunca zaman sonra geldiğimiz noktayı değerlendirince vardığım kanaat, bir toplumun bunu kendi kendine yapamayacağı, mutlaka o ünlü “dış mihraklar”ın  bir komplosu olması gerektiğidir.

İŞTE  İNSAN  -  ECCE HOMO
İŞTE  İNSAN  -  ECCE HOMO

Turist gelmesi, buraları gezmesi, görmesi elbette güzel, buraları dünyaya tanıtması elbette güzel ama turistin de bu sakin adadaki yaşama saygılı olması gerekir. Elinizdeki bir tane kesme şekeri bile fırlatıp atmanız buradaki ekolojik dengeyi allak bullak edebilir. Bu adaların tarihinde bunlar daha önce yaşanmış şeyler. Atacağınız bir kesme şeker örneğin karıncaları oraya çeker. Karıncalar daha çok beslenir, sayıları artar. Diğer canlıların yiyeceği şeyleri bitirir, ötekiler bu kez aç kalır, karıncalara dadanan başka bir hayvan onları yer bu kez onlar çoğalır, bu böyle sürüp gider. Sonuçta adada o dengenin yerine başka bir denge kurulur. Biz ise buradaki doğal dengenin, endemik türlerin kendi halinde olmasını, Darwin’in söylediği evrimin kesintiye uğramadan devamını istiyoruz. Bu rehber bana unutamayacağım bir ders vermişti. Biz Darwin’i, Türlerin Kökeni’ ni, Evrim Teorisi’ ni masada okuyup anlamaya çalışırken bu delikanlı bize tam da yerinde muazzam bir ders veriyordu.

KOT PANTOLON
KOT PANTOLON

Diş macunu yerine İpana Türkiye’de diş macunu denince bir kuşağın aklına ilk gelen isim İpana’dır. İpana ilk kez 1915 yılında ABD’de piyasaya sürülmüş ve halk arasında hayli tutunmuş. Sonra deyim yerindeyse üretici firma tarafından bu markanın yaşlandığı düşünülmüş ve başka adlarla, başka markalarla üretim ve satış yapılmış. Ancak Türkiye’de bu marka öyle çok sevilmiş ki; kimse onun yerine bir şey koymaya cesaret edememiş. Şu anda Türkiye’den başka bir yerde üretilip pazarlanmıyormuş.

RAKAM  BİLDİREN  ÖNEKLER
RAKAM  BİLDİREN  ÖNEKLER

Türkçe rakam bildiren önekli pek çok kelime almıştır  yabancı dillerden. Bunların büyük bir bölümü herkesin aşina olduğu kelimelerdir. Ama kimi kelimelerin genel anlamını bilsek bile taşıdığı öneke anlam vermekte zorlanabiliriz. Önekin nitelendirdiği ismin anlamını bilmediğimiz kelimelerde de, önekin işlevini açıkça kavrayamayabiliriz.  Burada bu türden önekli kelimelere dikkati çekeceğim.

Taciz, Tecavüz, İstismar terimleri hakkında
Taciz, Tecavüz, İstismar terimleri hakkında

Hukuk dili diğer disiplinlerde olduğu gibi günlük konuşma dilinden ister istemez ayrılır. Şunu hemen söylemeliyiz ki; halkın günlük konuştuğu dille arasındaki farklar bir kusur değil işin doğasından gelen ve esasen başka meslek dallarında da bulunan bir zorunluluktan doğmaktadır. Ayrıca hukuk alanında kavramların tutucu olmak gibi bir özelliği daha vardır. Konuşma dili daha hızlı değişebildiği halde hukuk dili kolay kolay değişmez. Bu da yakındığımız farkları oluşturur.

Dilimiz ya da Alkolün Beyazı 
Dilimiz ya da Alkolün Beyazı 

Bir ülkeyi oluşturan insanlar arasındaki en güçlü bağ hiç kuşkusuz dildir. Dilin bozulması, kavramların anlaşılamaz hale getirilmesi insanların birbirlerini anlamakta büyük zorluklar yarattığı gibi o ülke insanlarının ilerlemesini, gelişmesini ve kalkınmasını da olanaksız hale getirir. Dil giderse her şey gider, her şey biter.

AKINTILAR,  AKIMLAR
AKINTILAR,  AKIMLAR

Ritim / Ritm.  Batı dillerindeki  rhythm, rythme (ritim) kelimesi ile rhyme, rimer, rime (kafiye, uyak)   kelimeleri köken bilgisi bakımından aynı Yunanca kelimedir. Kastedilen şey "ölçülü, tartılı akış; hareketin tekrarlanması".  Her iki kelime de Yunanca rhein, "akmak" mastarından çıkıyor.  Yunanca rhythmos nerdeyse hiçbir yazım değişikliğine uğramadan "şiirde yinelenen vurgular" anlamıyla Latinceye geçmiş. Orta Çağ Latincesinde sözleri   vurgulu şiirler çoğu kez kafiyeli, dolayısıyla ritmik şiirlerdi. Dolayısıyla Latince rhyme (kafiye) "ritim"in etkisiyle anlamını  kazandı. Bu iki kelimenin ayrışmasının yazımlarına yansıması çok daha sonradır. 

KUTSAL
KUTSAL

Mübarek, Türkçemizdeki Kutlu sözcüğünün karşılığıdır. Anlamı uğruna ölünecek kadar değerli olan ve hiçbir şekilde bozulmaması, değişmemesi gereken şey demektir. Jerusalem kentinin Arapçadaki karşılığı Kudüs, (= Qodusa) arınmış yer, temiz kent anlamına gelmektedir. Bu sözcüğün kökeni de Akadça ve İbranice‘de qdş kökü ile ilgili olup (qadaşu) törensel bir temizlik demektir.

T A B U   ve   T A B U L A R I   Y I K M A K
T A B U   ve   T A B U L A R I   Y I K M A K

Tabuları yıkmak deyimi kulağa hoş gelmektedir. Tabular yıkılırsa insanın özgürlük alanının genişleyeceğine inanılmaktadır. Bu tarzda bir düşünce ve eylem haklı nedenlere dayanabilir. Ancak önce tabunun ne olduğu, ne olmadığı araştırılmalıdır. Vebadan kaçar gibi tabu sözünü duyar duymaz “zaten” diye başlamadan önce tabunun niçin ve hangi amaçla yıkılacağı da sağlam gerekçelerle ortaya konmalıdır. Tabunun nasıl yıkılacağı ve yıkıldıktan sonra ortaya çıkacak boşluğun ne ile doldurulacağı da önceden belirlenmelidir. Tabularla savaşmada başarının anahtarları bu soruların yanıtlarında gizlidir.

PROLETER  VE  PROLETARYA   KAVRAMLARI
PROLETER  VE  PROLETARYA   KAVRAMLARI

TDK'ye göre proleter sözcüğünün anlamı emekçi, işçi ve  proletarya da emekçi sınıfı ya da işçi sınıfıdır. Sözlüğe göre proletarya kelimesi ele alındığında, ‘alt sınıfı anlatmak için değerlendirilen bir kelime’ anlamı olduğu söyleniyor. İlk zamanlar oğullarından başka malı bulunmayan insanlar için söylenen aşağılayıcı bir kelime olarak kullanıldığı, daha sonra ise işçi sınıfını tanımlamak amaçlı sosyolojik bir terim olarak gelişmeye başladığı anlatılmaktadır. Proleterleşme sözcüğü ise TDK ‘na göre; ‘emekçileşme,’ anlamına gelmektedir. Günümüzde işçi ve emekçi sınıfı için bu kelime artık pek kullanılmıyor. Özellikle modern ve gelişmiş ülkelerde proleter ya da bununla beraber türemiş kelimeler öne çıkmaz deniyor. Bu cümle ile anlatılmak istenenin değerlendirmesi okuyucuya aittir.

ESOTERIC,  BÂTINÎ,  İÇREK
ESOTERIC, BÂTINÎ, İÇREK

Pythagoras ders anlatırken bir perdenin arkasında dururdu. Derslerini dinlemelerine izin verilen ama yüzünü görmelerine izin verilmeyenler perdenin önünde otururlardı. Üstadın yüzünü göremeyenler exoterikos, yüzünü görebilenler ise esoterikos öğrencilerdi. Böylece esoteric —Latince yazımıyla— yalnızca "içerdekilere özgü, dolayısıyla gizli" anlamına gelmeye başladı.

BOYKOT
BOYKOT

1880' de iklim koşulları kötü gitmiş çiftçiler arazi kiralarını ödemekte güçlük çekmeye başlamışlardı. Charles Boycott ise borçların ödenmesi için icra takibine giriştiği gibi ayrıca kiraların arttırılmasını da istiyordu. Ödeme yapamayanlar ise merkezi hükümetin icra güçleri aracılığı ile araziden çıkarılıyorlar, tahliye ediliyorlardı. Çiftçiler  bu durumda Arazi Birliği Başkanı siyasetçi Charles Parnell'e başvurdular. Charles Parnell ''Eğer bir adam sizi arazilerinizden çıkmaya zorluyorsa, ondan sakınmalısınız ve onu nerede görürseniz, yolda, caddede, çarşıda-pazarda, onu tek başına bırakın ve görmezden gelin.'' önerisinde bulundu, Halk da bu tavsiyeye uymaya başladı ve boykot da bu şekilde ortaya çıktı.

SABO - SABOTAJ
SABO - SABOTAJ

Avrupa'da manifaktür üretimi gelişip, buharlı makinelerin de devreye girmesiyle fabrikalar ardı ardına kurulmaya başlayınca tezgâh başındaki proleterler işsiz kalmaya başladılar. İşçilerin yapacağı işleri bu makineler yapmaya başlayınca işlerini kaybeden işçiler buna tepki gösterdiler. Tepkilerini, protestolarını ayaklarına giydikleri bu sabotları dönen çarkların arasına sokarak makinenin çalışmasına engel oluyorlardı. Patronlar bu işin nedenini önce anlayamamışlar. Sonra fark etmişler, makineler meğer işçilerin bu ayakkabılarını dönen hareketli kısımlara soktukları için bozuluyormuş. İşçilerin bu eylemi Avrupa'nın birçok ülkesinde de yayılmış. Bu eylemlerin adına "makina kırıcılığı" konmuş. İşçiler ekonomik durumlarını korumak için üretimi bu yolla aksatıyorlarmış.

Alavere - Dalavere (il dare e l'avere)
Alavere - Dalavere (il dare e l'avere)

Doğu Akdeniz kıyılarıyla İtalya kıyıları arasında çok eski yıllardan beri deniz ticareti yapıldığını biliyoruz. O zamanlar şimdi olduğu gibi vinçler veya motorlu araçlar elbette yoktu. Örneğin Sicilya’da malların gemiye yüklenmesi veya bu malların gemiden boşaltılmasıyla görevli elemanlar yine örneğin zeytinyağı veya şarabı amforalarla elden ele verirler ve işlemi bu şekilde tamamlarlardı. Sonuçta da 500 amfora zeytinyağı veya 700 amfora şarap yüklendi yahut boşaltıldı şeklinde aralarında bir uzlaşma sağlarlardı. Başka bir anlatımla şu kadar amfora aldım veya şu kadar amfora teslim ettim anlamına “il dare l’avere” derlerdi.

OPERALAR
OPERALAR

Operatör.  Bu kelime ilkin Fransızcadaki anlamıyla, yani cerrah anlamıyla Türkçeye girdi. Lüzumsuz bir alıntıydı, çünkü yerleşik bir karşılığı vardı. Büyük ihtimalle "operatör"ün  "cerrah"tan daha önemli(!) bir kişi olduğu izlenimini uyandırmak  isteyenlerin tıp diline soktuğu bir kelimeydi. Çok şükür, "cerrah"ı öldüremedi, onun gölgesinde kaldı. Yine de  muayenehane  levhalarında  "operatör doktor"  tamlamasını kullananlar var.  Hem operatörün cerrahtan daha fiyakalı bir sıfat olduğu izlenimi uyandırılıyor, hem de halkın bunu anlamayabileceği olasılığına karşı tedbir alınarak "doktor" unvanı ekleniyor!  Operatör zaten hekim ise ikinci kelimenin ne anlamı var? Düpedüz "cerrah doktor" anlamını veren bu unvanın kullanıldığı bir dil var mı!  Bugün Fransızcada chirurgien deniyor cerraha. Opération gibi opérateur da eskimiş, artık kullanılmıyor.

SINCERE - Sine Cera
SINCERE - Sine Cera

Heykeller genel olarak mermerden yapılırdı. Mermer doğası gereği damarlı bir maddedir. Ayrıca işlenirken veya oyulurken çatlayabiliyordu. Açıkgöz mermer ustaları, seramik ustaları bu durumda çatlağı balmumu ile kapatıyordu. Ne yazık ki o heykel veya seramik kap kacak güneşi veya ateşi görünce, balmumu eridiği için çatlak ortaya çıkıyor, dolayısı ile o amfora, tencere veya heykel değerini yitiriyordu. Heykel delik deşik ve çatlak, tencereler de su, yağ amforalarda ise zeytinyağı ve şarap kabın dışına çıkıyordu. O zamanlar patent marka diye bir şey yoktu. Kulaktan kulağa iyi usta kötü usta adını duyurabiliyordu. Bu yüzden ustalar ürettiklerini satabilmek, değeri kadar paraya satabilmek için "bu mallar Sine Cera, Sine Cera" diye bağırırlardı. 

İTİBARDAN TASARRUF veya TEMSİLDE TASARRUF
İTİBARDAN TASARRUF veya TEMSİLDE TASARRUF

Biraz daha açık söylemek gerekir ise toplumu temsil ile görevli olanlar temsil görevleri boyunca yapacakları harcamalarda tasarruf etmek zorunda değillerdir. Amaç tasarruf değil temsil işlemini olabilecek olanın en iyi şekliyle yerine getirmektir. Bu noktada tasarrufun da yapılacak harcamaların da elbette bir sınırı, bir ölçüsü vardır. Bu sınır temsil sırasında parasal durumun gündeme getirilmemesi olarak tanımlanabilir. Yani ne fakirliğiniz ile ve ne de görgüsüzlüğünüz ile temsil görevinizi gölgelendirmemeniz gerekmektedir. Halk dilinden bir örnek vermek gerekir ise “Atılacak Taşın Ürkütülen Kurbağaya Değip Değmemesi” bir ölçü olarak alınmalıdır.

BELLONA ve SHELL
BELLONA ve SHELL

Bu kez, her gün çarşı pazar karşımıza çıkan iki kavramı irdelemek istiyorum. Bunlardan biri Bellona diğeri de Shell.

HALKIMIZIN KAVRAM İCADI
HALKIMIZIN KAVRAM İCADI

Gazyağı, mazot, benzin derken günlük yaşantıya bir de doğal gaz, propan gazı giriyor. Tüplü ocaklar, tüplü lüks aydınlatma araçları derken ısıtmada da gaz kullanılmaya başlanıyor. Büyük kentlerimizden taşraya da bu yenilikler dalga dalga yayılıyor. Katalitik sobalar bayilerin vitrinlerinde görülmeye başlıyor. Kasaba halkı bu yeni aletin adını ve ne işe yaradığını merakla birbirlerine sorup öğrenmeye çalışıyorlar. Oralet olayında olduğu gibi bir türlü dilleri katalitik demeye dönmüyor. Ve… katalitik soba bizim Vezirköprü’ de  “katolik soba” olup çıkıyor.

YANLIŞ KULLANILAN KAVRAMLARDAN DÖRDÜ
YANLIŞ KULLANILAN KAVRAMLARDAN DÖRDÜ

(Emrah Safa Gürkan'ın BUNU HERKES BİLİR kitabından aynen alıntıdır) 17 Ocak 2022

KİMİ KISALTMALAR VE ANLAMLARI
KİMİ KISALTMALAR VE ANLAMLARI

Özellikle bir müzeyi gezerken veya İngilizce yazılmış bir tarih kitabını okurken karşımıza BC ve AD gibi ya da zaman ile ilgili metinlerde AM-PM kısaltmaları çıkmaktadır. Bunların ne ifade ettiğine çok kısa bir göz atmanın yararlı olacağını düşünüyorum.

BAŞSAĞLIĞI-TAZİYE KAVRAMLARI ÜZERİNE
BAŞSAĞLIĞI-TAZİYE KAVRAMLARI ÜZERİNE

Toplumdaki başat üretim ilişkisinin değişmesi toplumun sosyokültürel yapısını, toplumun gelenek, görenek ve adetlerini de derinden etkilemektedir. Eskiden köy veya kasabalarda bazı durumlarda bir aya kadar uzayabilen taziyeler köylerden kentlere hızlı göç, ulaşım ve iletişim araçlarının gelişmesi, kırsal yaşam biçiminden kentsel yaşama geçilmesi eski geleneklerin uygulanmasını olanaksızlaştırmaktadır. Bir dönem evlerde, evlerin avlularında oluşturulan taziye yerleri veya çadırları o köy veya kasabada birkaç günlüğüne kiralanan bir yere dönüşmektedir. Giderek yeni kuşaklar bu gelenekler ile olan bağlarını kopartmakta, bu gelenekler onlar için bir yük, bir külfet halini almaktadır.  Zaman içinde gidip gelmeler de azalmakta başsağlığı dileme işi telefonlarla, sosyal medyalar aracılığı ile yerine getirilmektedir.

AYAK
AYAK

Türkçe, Hind-Avrupa dilleri diye sınıflandırılan ailenin bir üyesi değil.  Ama bu ailenin üyesi sayılan dillerden çok sayıda kelime almıştır. Bunlardan batı Avrupa dillerinden gelenleri tanımak kolay. Ama Farsçadan gelenlerin pek çoğunu tanımak hiç de kolay değil. Burada kastettiklerim çok köklü kelimeler. Sözgelimi,  peynir, pencere, merdiven, gül (çiçek adı)  gibi kelimelerin Farsça olduğu aklımıza bile gelmez. 

DİASPORA
DİASPORA

Diaspora İbranca sürülme, sürgüne gönderme, tehcir anlamına gelen  galuth (ya da galot, golah, galut) kelimesinin Yunanca çevirisi. Kelimenin buradaki anlamı Yahudilerin Babil'den sürülmesinden sonra dünyanın dört bir yanına dağılması. Avrupa dillerinde ondokuzuncu yüzyılda Filistin dışındaki ülkelere dağılmış olan Yahudiler, ya da Yahudilerin Filistin dışında yaşadıkları ülkeler anlamında kullanılmaya başlıyor.

HUKUK TERMİNOLOJİMİZDEKİ BİR KAVRAM-BİR TERİM ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
HUKUK TERMİNOLOJİMİZDEKİ BİR KAVRAM-BİR TERİM ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Z Ü H R E V İ  (Sorunlu Kavram)
Z Ü H R E V İ  (Sorunlu Kavram)

Herhangi bir konuda doğru, gerçek bilgi sahibi olmak o bilginin aktarıldığı sözcüklerin, kavramların ne anlama geldiğini bilmekle başlar. Bazı sözcükler (ifadeyi taşıyıcı) ve kavramlar (ifade edilen öz) gerçek anlamlarından farklı olarak da kullanılabilmektedir. Bazıları da bir galat(=yanlış) olmasına karşın kullanılmaya devam edilmektedir.

14 ŞUBAT SEVGİLİLER GÜNÜ
14 ŞUBAT SEVGİLİLER GÜNÜ

Ancak dünya nüfusunun 8 milyarı aşmasından sonra hala üremeyi özendirecek bir kutlamaya gerek var mı, bunun sorgulanması gerekir.. İnsanlar arasında ayrıştırmanın, kutuplaştırmanın, hırs, kin ve nefretin yerine sevgi konulmak isteniyorsa bunun yolu sevgililer günü değil hoşgörünün ve empatinin geliştirilmesi için çalışılmalar yapılmasıdır. Benim önerim şudur öncelikle bu günün anlamını ve önemini tarihi ile birlikte öğrenip değerlendirilmeli. Bu günün kökeni Lupercalia Festivalidir.

(ATIN ŞAHLANIŞI) deyimi
(ATIN ŞAHLANIŞI) deyimi

Adige kültüründe bir genç kızın veya kadının yanında kılıç çekilmesi bağışlanmaz bir kusur ve atın şaha kaldırılması da cinayet nedeni olarak kabul edilebilmektedir. Şaha kalkmak, atı şaha kaldırmak sözcüklerinin anlatılmak istenen eylemin anlamı ile hiç örtüşmediğini söyleyebiliriz.

TESTOSTERON  EGEMENLİĞİ (Domination de la Testostérone)
TESTOSTERON  EGEMENLİĞİ (Domination de la Testostérone)

Latince ''testi(s)'' + ''mōnium'' kelimelerinin birleşiminden oluşan ''Testimōnium'' kelimesi de ''testislerini tutan'' anlamına geliyor. Latinler mahkemede tanıklık yapmaya başlamadan önce neden ''testislerini tutan'' sözcüğünü kullanmışlar? Antik Roma'da, mahkemede tanıklık yapanlar yemin ederlerken kendi testislerini tutarlarmış. Bu ritüel  "eğer yalan yere yemin edersem soyum kurusun" anlamına geliyormuş. Demek ki soyun devamını sağlayan testisler en önemli değer yargısı olarak kabul ediliyor.

URBA
URBA

Urba kelimesi şehirde doğmuş bir kelime; ama köy-kır diline girdiği için olacak ki, şehirli ağzına yakıştırılamamış. Bu yüzden, bir süre sonra aynı kelimenin Fransızcası alınıp rob / rop yazımıyla şehirli ağzına uygun bir kelime elde edilmiş!  Rob'u yine Fransızcadan aldığımız ropdoşambr (robe de chambre) kelimesinde de görürüz. Gardrop'ta  (garde robe) da var aynı kelime.

İki Dirhem Bir Çekirdek ve Keçiboynuzu
İki Dirhem Bir Çekirdek ve Keçiboynuzu

Darphanede buharlı makineler ile bastırılan bu ilk Osmanlı Lirası öncekilerden çok farklı idi.  O zamanın İstanbul’unda oturan ahali bu altın lirayı görünce;  bu ne, bu ne diye birbirlerine sormuşlar. Bir karara varamadıklarından Darphanenin başındaki muhtereme gitmişler aynı soruyu ona da sormuşlar, bu nedir? Aldıkları cevap “iki dirhem bir çekirdek” olmuş. Duyan duymayana anlatmış, bu paranın adı iki dirhem bir çekirdeğe çıkmış.

Zat İşlerinden İnsan Kaynaklarına
Zat İşlerinden İnsan Kaynaklarına

Bu kısa açıklamadan da anlaşılacağı gibi son değişikliklerin amacı insana hizmet değil, insanın güvenliğini sağlamak değil kurum, kuruluş veya şirketin korunması ve güvenliğinin sağlanmasıdır. Zaten yasanın başlığı da budur.  Bu anlatmaya çalıştığım şeyleri normal buluyorsanız, hayra yoruyorsanız benim söyleyecek bir şeyim yoktur. Ancak bu dünyada şeyleri değil de insanı konunun başlığına veya odağına koyacaksak konuşacağımız çok şey vardır.

YERSİZ YURTSUZ BİR MİLLET: ÇİNGENELER
YERSİZ YURTSUZ BİR MİLLET: ÇİNGENELER

1971'de toplanan Dünya Romanlar Kongresinde Roman halkı için kullanılan, gypsy  ve benzeri  bütün yabancı kelimelerin reddedilmesi oy birliğiyle kararlaştırılmıştır. Türkçede de, hiç olmazsa resmî bir bağlamda kullanıldığında, "Roman" kelimesi tercih ediliyor şimdilerde. "Çingene" kelimesinin olumsuz anlamları olduğunu biliyoruz. Ne var ki, "Çingene" olmak bir suçmuş gibi, "Roman" kelimesini onun yerine bir "yumuşatıcı" olarak kullanılmasından da sakınmak gerekmez mi?  Bu kadar eski bir kelimeyi lanetleyip yasaklamaktansa onu olumsuz anlamlarından  arındırıp tamamıyla nesnel bir terim olarak kullanmayı deneyemez miyiz?

ROMAN
ROMAN

Romanslar var olan dünyayı değil, olması özlenen, idealleştirilmiş bir dünyayı yansıtır.  Gerçekçilikten tamamıyla yoksun bir edebiyattır. Olaylar arasında nedensellik bağı yoktur. Hikâyenin ne zaman geçtiği belli değildir;  belirsizdir zaman. Mekân da siliktir; olayların nerede geçtiğini gözümüzde canlandıramayız. Bu tozpembe edebiyat Aydınlanma çağında tutunamazdı.      Romana gelince, bu tür her şeyden önce gerçekçilik,  inandırıcılık üstüne kuruludur. Roman, bir anti-romance olarak nitelendirilir; yani  romansın tersidir, romans olmayan bir edebiyat türüdür. Roman kişileri olağanüstü niteliklerle donanmış insanlar değildir; tanıdık, bildik kişilere benzer, bizler gibi bireylerdir. Hikâye iç içe örülü, bir bütünlük gösteren olaylara, yani bir olay örgüsüne dayanır.  Olaylar arasında nedensellik bağı vardır. Hikâye belirli bir zaman diliminde geçer. Tarihî, maddi, somut zamandır bu. Mekân ayrıntılı bir biçimde tasvir edilir. Zaman da, mekân da olay örgüsünün ayrılmaz bir parçasıdır.

"TARİH"İN ÇİFTE ANLAMI
"TARİH"İN ÇİFTE ANLAMI

"Geçmişte olup bitenlerin anlatılması, nakledilmesi, hikâye edilmesi, tasvir, hikâye, masal" demek. Latince de Yunancadan almış. Yunanca historia'nın anlamı biraz daha geniş: "öğrenme, soruşturma, araştırma yoluyla elde edilen bilgi; bir kimsenin araştırıp soruşturmalarının anlatımı, hikâye edilmesi;  anlatı, hikâye, kayıt, geçmişteki olayların anlatımı".  Yunanca historein "tanıklık, bilme, anlatma, nakletme, arayıp bulma, soruşturma"; histor da "öğrenmiş olan, bilen, bilgili, tanık, görgü tanığı " demek. Hepsi Hint-Avrupa kök dilindeki *wid anlam birimine dayanıyor; bu da "görmek, bilmek" demek.

YUNANCA "DOXA"DAN LATİNCE "DOCTOR"A
YUNANCA "DOXA"DAN LATİNCE "DOCTOR"A

Ortho bileşenli iki terim daha var Türkçede. Biri, ortopedi, ortopedist. Yunanca paed / ped çocuk, Latince ped ise "ayak" demek, bu iki birim birbiriyle ilintili. Kelime olarak  "doğru, düzgün çocuk"  anlamına geliyor. Tıbbın bu dalı çocuklardaki vücut biçimsizliklerini, özellikle kemik yapılarındaki bozuklukları düzeltme işlemleriyle uğraşır. Daha kapsamlı anlamıyla, kemikler, eklemler, kaslar, kirişler, sinirler gibi vücut hareketini sağlayan organların bozukluklarını düzelten, tedavi eden cerrahi koludur.  Öbür kelime ortodonti, ortodontist, o da "düzgün dişler"  anlamında.  Diş hekimliğinin dişleri çenenin üstüne estetik ve görev bakımlarından düzenli bir biçimde yerleştirmekle uğraşan kolu.

KORO, BALE, HORON
KORO, BALE, HORON

Bale sanatı anlamındaki bale  kelimesi batı Avrupa dillerinde ballet imlasıyla yazılır. Kadın dansçıya  balerin, erkek dansçıya bale dansçısı denir, terimin eril biçimi yoktur. Ne var ki,  Türkçe sözlüklerde "balet" diye bir kelime görürüz.  Erkek dansçı diye tanımlanmış.  TDK Güncel Sözlük'te kelimenin Fransızcadan, Kubbealtı Lügati'nde  ise İngilizceden alındığı yazılmış. Bu iki dilde de, başka batı Avrupa dillerinde de böyle bir kelime yok. Vahim bir hata!  Bu kadar ciddi bir yanlış nasıl girer sözlüklere, anlaşılır şey değil. Aynı hata Millî Eğitim Bakanlığının 1995'te yayımladığı dört ciltlik Örnekleriyle Türkçe Sözlük ile Ali Püsküllüoğlu'nun hazırladığı Arkadaş Türkçe Sözlük'te  (8. bası, 2004) de var.  Ama TDK'nin  1969'da yayımladığı Türkçe  Sözlük' te  "balet" yok. Bu anlam  herhalde 1990'larda zuhur etmiş. Birileri  kelimenin sonundaki, sesletilmeyen  /t/  harfini eril takı  sanmış herhalde! 

FRENGİ
FRENGİ

Sifilis hastalığının kaynağı tartışmalı. Hastalığın Amerikalılar daha Avrupalılarla  temas etmeden Amerika kıtasında görüldüğü sanılıyor. Buna göre, Kristof Kolomb'un (1451 - 1506) dönüşünde, mürettebatındaki denizcilerce Avrupa'ya bulaştırılmış olabilir.

FRANKLAR, FRENKLER
FRANKLAR, FRENKLER

Asıl çarpıcı olan, Fransa, Fransız kelimelerinin yanı sıra eski bir topluluğun etnik adından pek çok kelime türetilmiş olmasıdır. Eski İngilizcede franc,  franca   "özgür, soylu kişi" anlamına geliyordu. Sanki Franklar  Gallileri, Keltleri yenip egemenlikleri altına aldıkları zaman bu ülkenin  "özgür" insanlarının kendileri olduğunu  ilan etmişler gibi! Frankların egemenliğindeki Galya'da yalnız Franklar özgürdüler. 

LOJİ'LER
LOJİ'LER

Logos bir bileşen olarak bilim ya da bilgi dallarının adlandırılmasına yarıyor: sosyoloji, psikoloji, müzikoloji gibi... Bu ve benzeri bilim dallarının adları  Türkçeleştirilirken "—bilim, ya da bilimi" kelimesi ekleniyor: toplumbilimi, ruhbilimi, müzikbilimi...

TUZ
TUZ

Bir şeyin adını bu şekilde değiştirmek onu aşağılamak demektir. Yine de diyebilirsiniz ki, salatalık derken bu lezzetli, salatada onsuz edilemeyen sebzeden özür dilemek istemişiz. Belki. Özür dilemenin ötesinde, bu sebzeyi yücelten de var. Sadece bir gurme olmayan, yeme içme konularını işleyişini edebiyat seviyesine yükselten Refik Halit Karay salatalığı bakın nasıl yüceltiyor:  "Terlemesini en güzel bilen ve kendisine iyi yakıştıran bu sebze biçimindeki acayip meyva! Salatalıklar ne tuhaftır ki ancak kabukla çıplakken terlerler. Soyunan hiçbir ten, onun kadar nefis, nazik bir rayiha veremez."

ENTELEKTÜEL
ENTELEKTÜEL

Fransızca intellectuel  kelimesine gelince, Dreyfus davasından çıkıyor. Fransızcadan  İngilizceye,  Almancaya geçiyor.  Sözün burasında bu davayı  ayrıntılarıyla hatırlatmak zorundayım.  Alfred Dreyfus  Yahudi asıllı  bir Fransız topçu yüzbaşısı. Savaş bakanlığında çalışırken 1894'te Fransız askerî sırlarını Almanya'ya verme iddiasıyla askerî mahkemede  yargılandı.  Bu suçu işlemediği halde mahkemede suçlu bulundu. Yahudi asıllı olduğu için kamuoyunun geniş bir kesimi de suçlu olduğuna inanıyordu.

Günlük Hayattan 30 Kelimenin kökenleri
Günlük Hayattan 30 Kelimenin kökenleri

Anlamlarının Nereden Geldiğini Öğrenince Şaşıracağınız çok sayıda sözcükten sadece 30 tanesi. Ağzımız veya kalemimizden (klavyemizden) çıkan her bir sözcüğün anlamlarını, kökenlerini, bugünkü anlamlarını kazanana dek geçirmiş olduğu yolculuğu öğrendiğimizde dinlemek ve konuşmak başka bir anlam kazanacaktır.

ENERJİ
ENERJİ

 Üzerinde duracağımız terimlerin bilinen en eski kaynağı Yunanca. Bu dilde  ergos "çalışır, işler durumda, faal, etkin";  ergon  "iş, eylem, üzerinde çalışılan iş" demek. Bu kelimeler ile türevleri Hint-Avrupa kök dilinde "yapmak, etmek " anlamına gelen  *werg - worg kökünden türüyor.  İngilizce work, Fransızca ouvrer, Almanca werk   kelimelerinin bu kökle bağı çok açık.   Aynı kökten türetilen kelimelerin en yaygını olan enerji (Yunanca energeia) teriminin bileşenleri şöyle: en—  öneki, "içinde" + ergos + isim türeten —y  soneki. Bire bir anlamıyla "çalışır, işler durumda olan, faal, etkin."   Aristoteles'in türettiği bir terim energeia. Onun kullanımına göre,  gizilgüç (potential) olmaktan çıkıp  gerçeklik kazanan, var olan, edimleşmiş anlamına geliyor; eski deyimle, "kuvveden fiile çıkmış."  Bu terim yüzyılların akışı içinde anlam kaymasına uğrayıp Fransızcada "güç kuvvet, canlılık  ifadesi" anlamında yorumlanmış; ondokuzuncu yüzyıl başında da bilim diline girmiş; yirminci yüzyıl başlarında da Fransızca üzerinden Türkçeye  geçmiş.

PORT, YANİ LİMAN
PORT, YANİ LİMAN

Spor kelimesi İngilizceden geliyor. Eski İngilizcedeki desporter ile sport aynı anlama gelen kelimelerdi. Bu iki kelime daha sonra ayrışmış. Birincisi, ikincinin eski biçimi. "Taşıma, alıp götürme" anlamı burada da var. Desporter kelimesinin başındaki önek (dis—) "uzağa, başka bir yere" anlamında. Desporter (daha sonra disport) / sport kelimelerinin bire bir anlamı şu: "zihni ciddi şeylerden uzaklaştırıp başka şeylere götüren işler." Fiil olarak kullanıldığında "oyalanmak, hoşça vakit geçirmek, eğlenmek; isim olarak da hoşça vakit geçirmek için yapılan şey demek.

Turunçgiller
Turunçgiller

Birçok meyvenin, sebzenin ana yurdu  Çin'dir. Bu bitkiler batı dünyasında  (tabii, bizde de)  bilinen adlarını  Çincede değil,  başka dillerde kazanıyor. Çin'den yola çıkarılan meyveyi sebzeyi ya batıya götürüp  tanıtanlar,  ya doğudan batıya götüren  güzergâh üzerinde bir dağıtım merkezi olan ülke, ya da bitkiyi Çin dışında bir ülkede ilk kez yetiştirenler mührünü basıyor verilen adlara.          Portakalın da  ana yurdu  Çin. Onaltıncı yüzyılda Portekizli tüccarlarca Avrupa'ya getirilmiş. Portakal  yetiştiren ilk Avrupa ülkesi Portekiz. Türkiye'ye de bu ülkeden geliyordu. Meyve Portekiz'den geldiği için Türkçede portokali adı verilmiş;  Portekiz narenciyesi ya da turuncu  yani.  

Nomos'tan Namusa
Nomos'tan Namusa

Anlamını daha iyi kavrayabileceğimiz türevleri yine de Yunancadan çıkıyor. Yunanca  nomos (kanun, kural, düzen, nizam, yol yordam)  nāmūs yazımıyla Arapçaya geçiyor; buradaki anlamı da "kanun, töre". Ama din öğretisi de kelimenin anlamını etkiliyor: Allah'ın kanunu, Musa'ya gönderilen şeriat, yani Tevrat.  Aramca nūmūs  ya da  nīmūs de  "töre, kanun, yasa, din" demek. Bu iki dilden birinden geçiyor dilimize. O halde Türkçe —lu ekiyle  "nâmuslu", kanunlara uyan, meşru yoldan ayrılmayan; —suz ekiyle "nâmussuz" da,  kanuna uymayan, gayrimeşru yola sapan anlamına geliyor.   

Ev
Ev

"Ekonomi"nin Yunancadaki ilk anlamı "ev idaresi, tutumluluk".  Türkçesi, Arapça kökenli  iktisat. İktisat  kelimesinde de aynı anlam var: tasarruf, geliri gideri idareli bir şekilde kullanma, tutum. Tutumlu olana eskiden, çok değil elli yıl önce  "muktesit, iktisatlı" denirdi.  "Ev idaresi, tutumluluk" anlamı "bir toplumun servetinin, mali kaynaklarının idaresi"ne dönüşünce  modern anlamı  çıkıyor ortaya. Bu anlamın ortaya çıkması onyedinci yüzyıl ortalarını buluyor.  Yeni bir bilim ekonomi. Bu bilimin babası olan İskoç Adam Smith onsekizinci yüzyılda yaşadı. Milletlerin Zenginliği (Wealth of Nations) adlı baş eseri 1776'da yayımlandı. 

Fil
Fil

Bibliyofili kelimesine benzer bir  kelime vardır: bibliyomani. Bu kelime de TDK'nin Güncel Türkçe Sözlük'üne girmiş. Bibliyofili ile bibliyomani zaman zaman eşanlamlı olarak kullanılıyor olsa da,  eşanlamlı sayılmamalı. Mani kelimesinden de anlaşılabileceği gibi, ikincisinde kitap koleksiyonculuğu bir hastalık haline gelmiş demektir. Böyle koleksiyoncularda kitap toplama tutkusu, daha doğrusu hırsı, kendi sağlıklarını tehlikeye düşürebilecek, dostluk, arkadaşlık bağlarını sürdürmelerine engel olabilecek bir saplantı derecesindedir.  Şemsettin Sami Kamûs-ı Fransevî'de "bibliomane" kelimesini de "Kütüb-i nâdire cem’i meraklısı, kitap budalası, kitap sevdalısı," diye tanımlamış. Bu "mani" durumu için eski Türkçede yakıştırılan bir söz var: mecânîn-i kütüb, yani kitapların mecnunu. Muhibb-i kütüb" (yahut muhibbân-ı kütüb") de,  "mecânîn-i kütüb" de hoş, bir mizah tadı da taşıyan  sözler.

Kültür Nedir?
Kültür Nedir?

Son olarak, "kültür"ün en önemli, en tartışmalı anlamı üzerinde duralım. Bu terime Türkçede yirminci yüzyıl başlarında bir karşılık bulunmuş: hars. Kelimeyi bu yönde işleyen yazar Ziya Gökalp. Kelimeye sıfat takısı da koyuyor, harsî diyor. Gökalpçi terminolojide "hars"ın özel bir anlamı var. Bilindiği gibi, Gökalp "medeniyet" ile "hars" arasında bir ayrım gözetir. Şöyle der Türkçülüğün Esasları'nda: "Hars millî olduğu halde, medeniyet beynelmileldir." Kültür ile medeniyeti kesin çizgilerle ayırt etmiş olması çokça tartışılmıştır. Bu ayrımın zayıf tarafı medeniyet ile kültür arasındaki etkileşimin gözardı edilmesinde. İkisinin de değişmez, donmuş varlıklar olarak görülmesi başka bir zayıflığı.

CIVILISATION, MEDENİYET, UYGARLIK
CIVILISATION, MEDENİYET, UYGARLIK

1760'larda Fransızcada kullanıma girmiş. Bu dilde ilkin 1756'da  görünmüş. Bu yepyeni terimin ilk anlamı pek de  açık değil. Hiç şüphesiz,  ilk anlamı "kültürde, teknolojide yüksek bir seviyeye erişmiş olma durumu"  değildi.  Civilité, "civil olma durumu" demek  civilisation. Peki bu ne demek? Yapısında iki birim var:  Fransızca cité  ile Latince civis. Bir şehirde yerleşip oralıların  hemşehrisi olmak ile bir ülkenin, devletin  (şehir devletinin) yurttaşı —herhalde iyi bir yurttaşı, dolayısıyla iyi ahlaklı insanı— olma durumu birleşiyor. Şehirde yerleşmiş olmak da, hem göçebelikten  kurtulmuş olmayı,  hem de   modern anlamıyla "şehirli, büyük şehirli, taşralı olmayan" (urban) kavramının dile getirdiği daha gelişkin bir insanı çağrıştırıyor. Bir de, bir yüzyıl öncesinden beri nezaket, görgü anlamında kullanılıyor. Buralardan  filizleniyor olmalı.

Bozbulanık İki Kelime: Ansiklopedi, Sempozyum
Bozbulanık İki Kelime: Ansiklopedi, Sempozyum

Nurullah Ataç ülke aydınlarının Eski Yunanca - Latince öğrenmelerini isterdi. Bu görüşünden ömrü boyunca vazgeçmedi.  Bu ülke doğu  uygarlığından batı uygarlığına geçmişti. Batı uygarlığının temeli batı dilleriydi; batı dilleri de Yunanca  ile Latinceye dayanıyordu. Aydınlarımız arasında batı dillerini su gibi bilenler vardı var olmasına, ama batının kavramlarını bir batılı gibi anlayamıyorlardı. Fransızcayı, İngilizceyi, Almancayı bu dillerin söz dağarcığının kaynaklarını, kökenini bilmeden öğrendikleri için batının kavramlarını özümseyemiyorlar, ister istemez yarım yamalak öğrenmiş oluyorlardı. Ataç'ın aydınlarımızın asıl anlamını bilmediklerinden yakındığı terimlerden biri de "ansiklopedi"ydi. Bu kelimenin ne demek olduğunu  bilmelerini isterdi aydınların.

Latinceden Türkçeye Yansıyanlardan II
Latinceden Türkçeye Yansıyanlardan II

Öjeniks bazı insanlarla bazı  grupları üstün, bazılarını da aşağı sayan, insanlığın  kalıtım yapısını "iyileştirmek" üzere başlatılan sözde bilimsel uygulamaların adı. Terim, iki Yunanca birimden kurulu. Bu uygulamanın geçmişi Eski Yunan'a kadar geriye uzanıyorsa da, kurama duyulan ilgi  asıl ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında yaygınlaşıyor; bu görüş, birçok Avrupa ülkesinin yanı sıra ABD'de, Kanada'da, Avustralya'da  uygulamaya sokuluyor. Modern öjeniks, "bilimsel ırkçılık"la bağdaştırılan bir uygulama.  Bu uygulamada, daha sağlıklı kuşaklar, daha üstün toplumlar  yaratmak amacıyla kalıtım  özellikleri, bu arada zekâ katsayısı (IQ değerleri) birbirlerine uygun kişilerin evlendirilmesi özendirilir; zekâ özürlüler, görme, işitme engelli kişiler ise kısırlaştırılır. Bu politikanın İkinci Dünya Savaşı yıllarında Nazi Almanya'sının da ilgi alanına girmesi olağandı.  O yıllarda bu politika Nazi Almanya'sıyla özdeşleştirildi. Nazi kamplarında toplanan yahudiler, çingeneler, eşcinseller, sakatlar, ruh ya da beden sağlığı yerinde görülmeyenler Alman ulusunun sağlığını bozabilecek unsurlar  sayıldı. Savaştan sonra, insan haklarının yeniden önem kazanmasıyla bu politika birçok ülkede terk edildi.   

Dilde Bildirişimin Kopması Üstüne Bazı Notlar
Dilde Bildirişimin Kopması Üstüne Bazı Notlar

Ben de yıllar önce yayımlanmış olan bu makaleden esinlenerek, yazarın kurduğu bağlantıyı,  daha doğrusu dikkati çektiği bağlantısızlığı başka bir yönden ele alacağım. Benim kurduğum ilişkide merkez değişmiyor: yeni kelimeler türeten dilciler, kurumlar "merkez"de bulunuyor,  "çevre" ise söz konusu kelimeleri türetmeyen ama kullanan herkes. "Herkes" kelimesi hem o kelimeleri yazı dilinde kullananları,  hem de yazmayanları, yani onları kullanarak konuşan insanları kapsıyor.       Merkezden türetilen yeni kelimelerin birçoğu, Selahattin Hilav'ın gözlemlediği gibi, amaçlanandan hayli farklı anlamlara çekiliyor, bu yüzden de gerek yazı, gerekse konuşma dilinde meramı zora sokuyor, bildirişim (communication) kopukluklarına yol açıyor. Sözlükler de birçok kelimenin ne anlama geldiğini açık seçik bir biçimde veremiyor.   

Aristokrat
Aristokrat

Artık sadede gelelim. Türkiye'de hiçbir zaman aristokrat olmadı. Ondokuzuncu yüzyılda aristokrasi karşılığında "zadegân" kelimesi kullanılmış Türkçede. Yersiz bir türetme.  Türkiye'de olmayan bir şey için kelime türetilmesi anlamsız. Oysa asîl öyle değil; öteden beri kullanılıyor Türkçede, ama "aristokrat" karşılığında değil;  "sağlam, köklü, terbiyeli, edepli kişi" anlamında. Buna bağlı olarak, "asilzade", köklü, temiz, görgülü bir ailenin çocuğu demek. "Asil"in Türkçesi olan "soylu" da "aristokrat"ı akla getirmez. Bir de, başkasının vekili olarak değil de kendi adına hareket eden" anlamı var, "asil üye" sözünde olduğu gibi. "Necîb" de, soyu sopu temiz anlamına geliyor. 

Despot, Tiran, Diktatör
Despot, Tiran, Diktatör

Eski Roma'da ancak ordu içinde kargaşa,  ülkede iç karışıklık gibi bunalımlarda başvurulan bir olağanüstü hal uygulamasıydı diktatörlük.  Diktatörlüğün  devleti tehdit eden bir güç haline gelmesini önlemek için, diktatör olarak atanan kişinin yetkilerini sınırlandıran sıkı kurallar konmuştu. Diktatörün görev süresi altı aydı. Ayrıca, yetkisini ancak öngörülen sınırlar içinde kullanabilirdi. Görev süresinin sonunda da çekilmek zorundaydı.       

Felsefeden Safsataya, Sufiden Sofuya
Felsefeden Safsataya, Sufiden Sofuya

Istanbul'u fetheden müslüman Türkler 1453'te Aya Sofya'yı camiye çevirirken neden bu kilisenin adını değiştirmek ihtiyacını duymadılar diye sorulabilir. Bu sorunun cevabı açık. Osmanlıların kendilerinden önceki uygarlıklar, kültürler hakkında hiçbir kompleksleri yoktu. Kendi  sistemlerini kurarlarken bütün bir Akdeniz  geleneklerinden, uygulamalarından  faydalanmışlardır. Birçok tarihçi Osmanlı imparatorluğunun Roma imparatorluğunun mirasçısı olduğunu söyler, yazar. Şunu da belirtmek gerek: Aya Sofya mimarisiyle eşi  benzeri bulunmayan bir  yapı olarak da Osmanlıların hayranlığını kazanmıştı; özellikle  Osmanlı mimarlarının. Dolayısıyla Aya Sofya'ya büyük bir saygı duyuluyordu. Bu saygının bir sonucu olarak da bu şaheseri restorasyonlarla koruyup  günümüze ulaştırdılar.

Efendi
Efendi

Efendi sadece İngilizceye değil, Arapçaya da Türkçeden geçmiştir. Kelimenin kökenini bilmeyenler Yunancadan gelmiş olabileceğini tahmin edemezler demiştim. Nitekim, birçok kimseye, "Efendi  kelimesi hangi dildendir?" diye sorduğumda hepsi de  "herhalde Arapçadır" demişlerdir. Kelimenin çok köklü bir anlamı olduğunu düşünerek bu cevabı vermişlerdi. Arapçada kullanılan her kelimenin Arapça kökenli olamayacağı açıktır. Konuyu iyice incelememiş yabancılar da  aynı yanılgıya düşebiliyorlar. 

Latinceden Türkçeye Yansıyanlardan
Latinceden Türkçeye Yansıyanlardan

RÉG- L (Fransızcadan, régle): düzen, düzenli. Kadınlarda aybaşı. Türkçe sözlüklere, imla kılavuzlarına girmemiş daha, ama "kibar" şehirli konuşma dilinde bol bol kullanılıyor; az olmakla birlikte, yazı dilinde de kullanıldığını gördüm. Türkçede birkaç karşılığı olduğu halde yayılması, insan vücuduyla toplumumuzun (büyükçe bir bölümünün) arasının iyi olmamasına bağlanabilir ancak.

Akdeniz Dilinden Dört Kelime: Tersane, Damacana, Fırtına, Forsa
Akdeniz Dilinden Dört Kelime: Tersane, Damacana, Fırtına, Forsa

Latince fortuna (baht, kader, kısmet, talih, felek)  kelimesini ödünç alan dillerde "iyi talih" anlamında, yani olumlu bir anlamda kullanılır. Ne var ki Akdenizli denizcilerin dilinde "kötü talih, talihsizlik"e dönüşmüş, "denizde ansızın esen çok sert rüzgâr" anlamına gelmeye başlamış. Şuradan çıktığı anlaşılıyor: "denize açıldıktan sonra fırtınaya uğramış olma talihsizliği, denizcilerin talihsizliği".

"Kosmos"tan Gelenler
"Kosmos"tan Gelenler

Kavramın birinci yönüne dönüp  kozmonavt  - astronot  rekabetine dikkati çekelim.  Ruslar uzay gemisi mürettebatına  kozmonavt (Türkçede kozmonot), Amerikalılar ise astronot diyor. Kozmonavt  (kosmos + nauta, deniz) "kozmos yolculuğuna çıkan", astronot (astrum, yıldız +  nauta, deniz) ise "yıldızlar arasında yolculuğa çıkan" anlamına geliyor.

Barbarlar
Barbarlar

"Öteki"den söz açılmışken, Türkçede öteden beri kullanılan bir söze değinmeden geçemeyeceğim: "müslümandan gayrisi, müslüman olmayanlar" anlamına gelen "gayrimüslim" nitelemesi. Bu söz Türkçede öyle horlayıcı, keskin bir ayırımcılıkla kullanılmaz, ama sözün kuruluşu bu izlenimi uyandırır. Bir de, müslüman olmayan cemaatlerin her birini asıl kimlikleriyle anmayıp hepsini tek kelime içinde toplamak, aralarındaki inanç, kültür farklılıklarını görmek istemediğimiz, dolayısıyla vatandaşlarımızı tanımaya önem vermediğimiz anlamına gelebilir.  

"Kapital"in Eserleri
"Kapital"in Eserleri

Hayvancılıkla uğraşanlar ellerindeki hayvanlara bizde de  bugün bile  "mal" demezler mi?   Kemal Tahir'in Büyük Mal  (1970) romanının adındaki "mal" öküz demek, "büyük" de "büyük baş"la ilintili. Tabii, bütün hayvan severleri, asılında bütün doğa severleri üzecek bir etimoloji bu. Ama ne yapalım, kökeni bu, etimolojide pek çoktur böyle münasebetsiz kökenler.

İlk Konservatuvarlar
İlk Konservatuvarlar

Konservatuvar kelimesinin "konser"le elbette hiçbir ilintisi yok. Musıkiyle de yok. Kelimenin kökü olan fill, conserve, batı dillerinde, bir şeyi dış etkilere, dışardan gelebilecek zararlara karşı emin bir yerde  koruma, muhafaza etme, saklama anlamına gelir. Bunun da kaynağı Latince conservare fiili.

Tekhne, Ars, Sanat
Tekhne, Ars, Sanat

Eski Yunanca metinler başka dillere çevrilirken "sanat" diye çevrilir tekhne, başka dillerde de aynı anlama gelen bir kelime kullanılır (İngilizce ile Fransızcadaki art gibi). Bu bizi yanıltmamalı, kelimenin aslı tekhnedir.  Bugün bilim kavramına giren aritmetik de arithmetike tekhne diye anılıyordu. 

"Modern"in Geçmişi, Bugünü
"Modern"in Geçmişi, Bugünü

Modern kelimesinin altını üstünü kurcalarken tarihî, toplumsal oluşumlara bir göz atmamak olmaz. Geniş anlamıyla modernleşme ya da asrîlik Sultan III. Selim döneminde başlatılan, daha kapsamlı bir içerikle Tanzimat'tan sonra getirilen bir sıra yeni düzenlemeyi, tabii Cumhuriyet'ten sonra da sürdürülen yenilikleri adlandırmak için kullanılıyor. Elbette günümüzden geçmişe dönük olarak. Bütün bu yeniliklere "Türk modernleşmesi" diyenler var. Oysa Avrupa'da modernleşme en az dört yüzyıl öncesinden başlayan bir büyük dönüşümün ürünü.

İki Nobel Ödüllü Marie Curie'nin Dramı
İki Nobel Ödüllü Marie Curie'nin Dramı

Marie Curie geçirdiği büyük zorlukları yenerek tarihte 2 Nobel Ödülü almış tek kadın. Kaynaklarda verdiğim /2/ nolu kitabın okunması ve Marie Curie'nin gençlerimize örnek olması dileğiyle.

Terim Ne Demek?
Terim Ne Demek?

Latinceden gelen bir kelime terim. Bu dilde termini sınırlar (çoğul) demek. Onun tekil hali olan terminus eski Romalıların sınır tanrısı. Bu tanrı "termini" denen sınır taşlarının bekçisiymiş. Eski Roma'da termini  iki arazi, iki toprak parçası arasında kesin çizgilerle belirlenen sınırların zor kullanılarak yahut yürüyerek  geçilmemesi için konan, günümüzün dört köşeli kilometre taşlarına benzeyen taşlarmış.

Ütopya
Ütopya

Bize ait olan, bizim hâkim olduğumuz, güvendiğimiz  bir mekândan çıkıp birbirini hiç tanımayan, birbirine hiç benzemeyen  insanların girip çıktığı bu gibi mekânlar  farklı, değişik bir anlam dünyasını temsil etme olasılığını barındırır; yani hem vardır, hem yoktur, Foucault'nun deyişiyle "mekânsız mekânlar"dır. Kısacası, ütopyanın iyi, ideal ama var olmayan, hayal edilen bir yer olmasına karşılık heterotopya, "ötekilerin, başkalarının, değişik, farklı" mekânıdır. 

Melankoli
Melankoli

Melancholiadaki  "- chol" cholera (kolera) kelimesinde de karşımıza çıkıyor. Bu da Yunanca. Kholera hastalığının safra kesesinden kaynaklandığı sanısından ileri geliyor. Düz anlamıyla kolera, "safra kesesi krizi" demek.

Şurup, Şarap, Şerbet, Meşrubat
Şurup, Şarap, Şerbet, Meşrubat

Kur'an'da alkollü içki anlamındaki şarap karşılığında çeşitli kelimeler kullanılmış. Şunlar bu kelimeler: hamr, sahbâ (kırmızı şarap), handeris (yıllanmış şarap), habuk (akşam şarabı), rahîk (sert kırmızı şarap). Bu çeşitlilik Arap yarımadasında zengin bir şarap kültürü olduğunu gösteriyor.     

Matematik Terimlerinin Kökenleri
Matematik Terimlerinin Kökenleri

Bütün bilim terimleri gibi matematik terimleri de gündelik dilde herkesin kullandığı kelimelere yeni anlamlar yüklenmesiyle elde ediliyor. Ama bu basit kökenler bilinmeyince terimler birden soyutlaşıyor,  yanına yaklaşılmaz oluyor, asık yüzlü hale geliyor.  Orta dereceli okullarda matematik dersini okutanlar bu terimlerin kökenlerini açıklayarak derslerine başlasalar matematik daha güler yüzlü bir ders olmaz mı?..

Tercüman, Dragoman, Dil Oğlanı, Dilmaç
Tercüman, Dragoman, Dil Oğlanı, Dilmaç

Üniversitelerde  1983'ten başlayarak  Mütercim-Tercümanlık bölümleri kuruldu; öğrencinin hem mütercimlik hem de tercümanlık öğrenimi gördüğü  bu bölümlere "çevirmenlik bölümü" adı verilemedi. Bunlardan bazılarının adları  sonradan "çeviribilim bölümü"ne dönüştürüldü,  ama "çeviribilimi" çevirmenlik uğraşını değil, çeviri uğraşının bilimsel inceleme yönünü ifade eden ayrı bir terimdir. Oysa bu bölümlerin İngilizce adları çeviri uğraşının iki dalını da kapsıyor: "Translation and Interpreting (Studies)"... 

Telaffuz Hatası mı, Türkçeyi Bilmemek mi?
Telaffuz Hatası mı, Türkçeyi Bilmemek mi?

Bu yazıda verdiğim yanlış telaffuz örneklerinin hiçbiri "münferit" hata değil. Ben sadece aklımda kalanları anıyorum. Burada anmadığım daha nice yanlış var.  Bu derde bir çare bulunabilir mi?  İlk ve orta dereceli okullarda yıllarca okutulan Türkçe derslerinde dilbilgisi konusunun önemli bir yeri vardır. Bu derslerde dilbilgisi kuralları öğretilir, ama doğru telaffuz diye bir şey müfredatta yoktur.

"Post" Önekinin Önlenemez Tırmanışı
"Post" Önekinin Önlenemez Tırmanışı

Yabancı dil bilmeyenlerin de anlamını bildiği, "sonra, sonrası" demek olan "post" söz birimi batı dillerinde bir takı olarak kullanılır; yani bir kökün önüne konur. Ama Latinceden alınan "post" bu dilde bir önek değil, başlıbaşına bir kelime, "sonra" anlamına gelen bir zaman edatıdır.

"MAGAZİN"İN YOLCULUKLARI
"MAGAZİN"İN YOLCULUKLARI

Magazine kelimesi İngilizceye on yedinci yüzyılda Fransızcadan geçmiş. Ama bugün herkesçe bilinen anlamıyla değil. Dilimize ise herkesin bildiği anlamıyla, yirminci yüzyıl başlarında girmiş, Türk Dil Kurumu sözlüğüne bakılırsa, yine Fransızcadan. Aynı kelimenin yukarda sıralanan öteki  türevlerini yüzyıllardır  kullanıyoruz, ama aralarındaki  bağı kuramadan... 

PATLICANIN YAZDIĞI TARİH
PATLICANIN YAZDIĞI TARİH

Sebzenin anayurdu güneydoğu Asya. Geçmişi İsa'dan önceki yüzyıllara kadar dayanıyor.   Sebzeyi adlandıran kelimenin aslı Sanskrit. Kutsal Hindu metinlerinin yazıldığı dilden. Kelimenin en eski biçimi vātinganah. Sanskritte "bağırsak gazlarına yol açmayan sebze" anlamına geliyor. Dilden dile geçen kelimelerde  /v/ ünsüzünün /b/ ünsüzüne  dönüşmesi çok kolay. Vātinganah ya da  vātincana Farsçaya bādingān, Arapçaya da  al-bādincān ya da al-bādinjān yazımlarıyla geçiyor (Arapçada bu dilin "-al" belirlilik tanımlığını [definite article] alıyor).

YALAMA OLAN  "SÖYLEM"  TERİMİ
YALAMA OLAN "SÖYLEM" TERİMİ

Terimin anlamını bilerek kullanıyor olsaydık,  Batıda sadece kültür dilinde kullanılan bir kelime bizde halka mal oldu diye sevinebilirdik. Ama durum öyle değil. Durum bu olmadığına göre, değerli bir terimi katletmiş olduk.  Ben  "söylem" terimini kullanmaktan artık kaçınıyorum; kullanmak zorunda kaldığımda da bu kelimenin yanına parantez içinde  (discourse) yazıyorum... 

Türkçe dilindeki yabancı kökenli sözcükler
Türkçe dilindeki yabancı kökenli sözcükler

Sözcükler bellekte her biri duyularımızdan en az biri ile ilişkili "zihinsel nesneler" haline gelmiş kavramlarla (bağlandığı) takdirde bir bütünün parçası haline geliyor; yabancı sözcükler bu bağlantıyı kuramıyor.

El, Yüz ve Zihin Temizliği!
El, Yüz ve Zihin Temizliği!

Şu an için yapılabilecek olan, bir an iç sessizliğimizi sağlayıp, zihinlerimizin ne gibi kirleticilerle kirlenmiş olduğunun “farkına varmaya çalışmak”tır. Nasıl temizleneceği ise yine herkesin bireysel buluşçuluğuna bağlıdır.

Zihinsel Virüs No 4- "SANA NE!"
Zihinsel Virüs No 4- "SANA NE!"

Yarın sabahtan itibaren bu toplumsal ayıplar çevresinde duyarlık yaratmak üzere, tek başımıza ya da gruplar halinde, yaratıcı fikirlere dayalı çözümler üretmeye başlayabilir miyiz?

Zihinsel Virüs No 3- SİYASET, VATANDAŞIN SORUNLARINI ÇÖZMEK İÇİN YAPILIR
Zihinsel Virüs No 3- SİYASET, VATANDAŞIN SORUNLARINI ÇÖZMEK İÇİN YAPILIR

Zihinsel kurgu (mind set) içindeki bu virüslerden arınmadan birinci lige geçmek mümkün değildir. Nasıl arınırız? sorusunun yanıtı ise basittir: önce, bunun bir sorun olduğunu içtenlikle kabul ederek.

ZİHİNSEL VİRÜS NO 2:  EVET AMA YİNE DE!
ZİHİNSEL VİRÜS NO 2: EVET AMA YİNE DE!

Bir toplumsal iyileşme programının ilk ve vazgeçilmez adımı, zihinlerimizin bu virüslerden arındırılması olmalıdır.

ZİHİNSEL VİRÜS NO 1:  BAŞKASI YAPMASIN, BEN DE YAPMAM!
ZİHİNSEL VİRÜS NO 1: BAŞKASI YAPMASIN, BEN DE YAPMAM!

Bunun öldürücülüğü, dış kabuğunu saran adalet mesajından geliyor. Ama dış kabuk kaldırılınca altından şu dehşet verici öz çıkıyor:

ZİHİNSEL VİRÜS NO 0: SÖZ KONUSU OLAMAZ!
ZİHİNSEL VİRÜS NO 0: SÖZ KONUSU OLAMAZ!

Bu virüse, hepsinden önemlisi olduğunu belirtmek için de sıfır numarasını verdim. Kısa açıklamasını verince, ne kadar çok yerde işe yarayacağını(!) ve ne kadar başa çıkılmaz güçte olduğunu kolaylıkla değerlendirebileceksiniz.

KAVRAM EVLENDİRME ya da KAVRAMLAR AKADEMİSİ
KAVRAM EVLENDİRME ya da KAVRAMLAR AKADEMİSİ

(Dec 15, 2013), (Apr 19, 2014), (11 Sept, 2014), (Dec 1, 2014)

AKLA YERLEŞEN HER KAVRAM SONRAKİLER İÇİN BİRER SÜZGEÇ OLUR!
AKLA YERLEŞEN HER KAVRAM SONRAKİLER İÇİN BİRER SÜZGEÇ OLUR!

Dünyaya gelirken “içine doğdukları ortamlara zarar vermemek” güdüsünü de beraber getiren insan (ve diğer) türler, nasıl olup da bu hale gelebiliyorlar?

"KAVRAM TABANI" ÜZERİNDE UZLAŞI GİRİŞİMİNİ KİM ÜSTLENEBİLİR?
"KAVRAM TABANI" ÜZERİNDE UZLAŞI GİRİŞİMİNİ KİM ÜSTLENEBİLİR?

"Kavram Tabanında Uzlaşma" ulusal bütünlüğün ta kendisidir!
"Kavram Tabanında Uzlaşma" ulusal bütünlüğün ta kendisidir!

Bir arada yaşaması güç olanlar, ortak yaşam alanları da dahil olmak üzere hiçbir şekilde uzlaşmaya yanaşmayanlardır. Ama bunlar yine de bir şeyin farkındadırlar: hangi kavramlar üzerinde uzlaşamadıklarının!