Lütfen aramak istediğiniz kelimeyi yazıp Enter tuşuna basın..

Logo

Kullandığımız dil; bugün ne olduğumuzu, yarın ne olacağımızı belirler..

 MENÜ

Felsefeden Safsataya, Sufiden Sofuya

   Sophia  üretken bir tohum. Bu tohumdan çıkan derin anlamlı terimler var;  bazıları bütün dünyada kullanılıyor. Bunların en önemlisi elbette  "felsefe".  

  Eski Yunanca  philo, "sevme", sophia, "bilgi, bilgelik" birimlerinden kurulu olan philosophia bilgiyi, bilgeliği sevme, bilgiye erişme, bilgeliği arama, araştırma; buradan türeyen philosophos, yani filozof da bilgiyi, bilgeliği seven, arayan kişi demek.

   Bu terimin ilk bakışta aynı anlama geldiği fikrini uyandıran iki damarı var: biri bilgi, öbürü bilgelik. Bilgi kitap bilgisini, soyut, kuru bilgiyi akla getirebilir. Oysa bilgelik sözünün daha geniş, daha derin bir anlamı var. Bilge kişi kuru bilginin ötesinde,  hayat üstüne derin görüşleri olan, hayatın anlamını keşfetmeye çalışan, öğrendiklerini özümseyip yaşayış biçimine mal eden,  ahlaklı, erdemli, ölçülü, dengeli bir insandır. Bir hakikat arayıcısıdır. Filozofun amacı da sadece bilgi edinmek, edindiği bilgileri öğretmek değil, bilgiyi işlemek, bilgi ile ahlak, erdem, daha genel olarak insan mutluluğu arasında sıkı bir bağ kurmaktır. Filozofça  bilginin hedefi insan mutluluğudur. Bilgi ile bilgelik arasındaki bu bağlılaşma felsefenin temel özelliğidir.       

    Felsefe tarihi kitapları Miletli Thales'i ilk filozof olarak gösterir. Buna göre, evrenin ana maddesi sudur diyen Thales'in bu önermesi ilk felsefi görüştür. Fakat "filozof" terimini ilk kez kullanan, kendini filozof olarak tanımlayan  düşünürün de  İÖ. VI. yüzyılda yaşayan Pythagoras olduğu söylenir. Bunun özel bir anlamı var. Bu düşünür kendini sophos, yani bilgili, bilge kişi olarak tanımlamıyor, bilgiyi arayan,  bilgeliği seven bir insan olduğunu söylemek istiyordu.  Ama filozof kavramının açık seçik bir biçimde işlendiği ilk metin Platon'un Şölen (Symposium) diyalogudur. Sokrates burada öğretmeni, bilge kadın Diotima aracılığıyla kendini  bilgi arayıcısı, bilgelik tutkunu, âşıkı olarak tanımlıyor. Metnin kısa bir bölümünü analım. Sokrates konuşuyor: 

     Peki, Diotima, dedim; bilgeler de, bilgisizler de düşmezse bilginin peşine, kimler düşer?

     —  Artık bunu çocuk da bilir: ikisi ortasında olanlara düşer. Tabii Sevgi (Eros) de her güzelin sevgisi olduğuna göre, ister istemez bilgelik dostu, filozof oluyor. Filozof olunca da, bilgelerle bilgisizler arasında yer alıyor." (204 b)[1]

   Felsefe İÖ  altıncı yüzyılın başlarında Eski Yunanistan'da doğmuştur.  Eski Yunanların insanlığa en büyük katkısıdır felsefe. Eski Çin, Hint, İran'da da  hayat üstüne derin görüşleri olan düşünürler çıkmıştır. Ne var ki, felsefe tarihçileri bu düşünceleri ne kadar derin olursa olsun  "felsefe" kapsamına sokamıyor. Çünkü bu düşünürlerin dünya görüşleri dinden, mitoslardan, menkıbelerden kopmamıştır. Oysa asıl felsefe akla dayalı,  bağımsız bir bilim dalıdır.  Sorgulayıcı, eleştireldir. Verilmiş, tamamlanmış, bilinen  bir dünya üstüne konuşmaz. Filozof bilinmeyeni bilmek ister.  Varlığın, gerçekliğin ne olduğunu bilmek ister. Gerçeklik  üstüne öğrendiklerini işler, kavramlaştırır, eski kavramlardan yeni kavramlar üretir. Felsefenin nesnesi kavramlardır zaten.  

     Dinden, inançlardan, mitoslardan sıyrılamamış olan mistik öğretilere felsefe değil, topluca theosophia deniyor. Yunancada  theos "tanrı" demek olduğuna göre, "theosophy" tanrı üstüne bilgiler anlamına geliyor. Hint mistisizmi ile İslam tasavvufu bu kapsamdadır. 

    İlk Çağda felsefe-bilim ayrımı yoktu. Felsefe, sonradan bilim sınıfına sokulan bütün bilgi dallarını  içine alıyordu. Sophia terimi de o çağda  her türden bilgiyi kapsıyordu: din, matematik, doğa, eğitim-öğretim, siyaset, musıki...  Bu dallardan biri olan matematik-geometri de felsefenin konusuydu. Nitekim,  matematik de Eski Yunanistan'da  doğmuştur.  Matematik bilgisi Eski Mısır'da da vardı.  Ama bu, parmak hesabına dayanan bir aritmetikti. Bu alandaki çalışmalar da Nil ırmağının yılın belirli dönemlerinde taşmasını önlemek için kanallar açma ihtiyacından doğmuştu.  Genel önermelere dayalı tümdengelimli akıl yürütme yine Yunan dünyasının getirdiği bir yeniliktir. Felsefe gibi matematiğin nesnesi de dış dünya değil,  kavramlardır. 

      Türkçede felsefe, eski Türkçede feylesof (çoğulu felâsife)  terimlerinin kaynağı Arapça falsafa. Arapçaya  Yunancadan geçmiştir. Filozof ise Fransızcadan geliyor, kelimenin bu yazımı Türkçede yirminci yüzyıl başlarında yaygınlaşıyor.  

   Yunanca sophia'nın  Arapçadaki karşılığı, yine bilgelik anlamına gelen hikmet.  Osmanlı Türkçesinde felsefeyle eşanlamlı olarak kullanılmıştır. Bununla birlikte, felsefeden  daha geniş  bir anlamı da var.  "Bir şeyin oluşundaki akıl erdirilemeyen sebep, gizli sebep", "ahlak hakkında anlamlı, özlü söz" anlamına da gelir. "Hikmet"in türevi olan hakîm ( uzun î ile, çoğulu hükemâ) hayatın sırlarını bilen kişi anlamına da geliyordu. Osmanlı abecesinde    hakîm ile hekîm (daha sonra " tıp doktoru")  aynı harflerle yazıldığı için bu ikinci kelime de bilge anlamındaydı.     

  Sophokles: Yunan sanatının büyük tragedya şairinin adı,  "bilgisiyle, bilgeliğiyle, aklıyla  tanınmış"  anlamına geliyor. Sophos kelimesine eklenen - kles, Yunanca özel isimlerde yaygın bir biçimde kullanılan, "ünlü, tanınmış" anlamımdaki bir  sonek.

   Sofist (Yunancada sophistes): "bilgili kişi, bir bilen" demek. Hem isim, hem sıfat olan  sophos da "akıllı, zeki, ihtiyatlı, tedbirli, günlük işlerde becerikli, yetenekli, usta" anlamlarına geliyor.  

  Sokrates öncesi dönemde topluca "sofistler" diye anılan düşünürler vardı.  Hitabet ustalarıydı bunlar. Şehir şehir dolaşıp para karşılığında güzel, etkili konuşma dersi verirlerdi.  O dönemde Yunanistan'da demokrasi fikri toplumda gelişmeye başlamıştı. Şehir meclisinde söz alıp konuşarak toplum hayatında sivrilebilmek, siyaset alanında başarılı olmak için iyi bir hatip olmak çok işe yarar bir beceriydi. Mahkemelerde de  iyi konuşabilmek çok önemliydi. Avukatlık mesleğinin bulunmadığı bir toplumda  mahkemelerde davacı da, davalı da duruşmalara girerdi; davayı kazanabilmek, büyük ölçüde, hitabet hünerine bağlıydı.    

   Bu hitabet ustalarının bir felsefesi vardı. Felsefeye şüphecilik kavramını soktular. Şüpheciliğin (scepticism) Aydınlanma çağında nasıl büyük bir değer kazandığını biliyoruz. Sofistlere göre,  herkesin üzerinde birleşebileceği mutlak doğrular olamazdı. Doğru denilen şey kişiden kişiye değişen bir şeydi.  Böylece doğrunun görece olduğu  görüşünü getirdiler. Bu da değerli bir önermeydi. Göreciliğin de yakın bir geçmişin düşünce akımlarında yeniden önem kazandığını gördük. Fakat  her insanın kendi doğrusu olabileceği gibi, bütün insanlar için geçerli değerlere de ulaşılabileceğini göstermek gerekiyordu. Her şeyin görece olduğu görüşü çok ileri götürülünce  görecelik fikri bir felsefe kavramı olmaktan çıktı.  Sofistler mantığın, gramerin  henüz gelişmediği, kavramlar temelinde akıl yürütmek ile belirli bir görüşü mutlaka kabul ettirme amaçlı tartışma becerisinin ayırt edilemediği  bir dönemde ortaya çıktıkları için, kelime oyunlarıyla dilin ustaca kullanılmasına öncelik verdiler. Görecelik fikri gündelik çıkarlara hizmet eder hale geldi. Sonuçta sofistler gözden düştü.

    Tartışmaların bu şekilde yanlış bir biçimde yürütülmesi daha sonra, sofizmin yanıltmaca, mugalata, safsata anlamına gelmesine yol açtı. İngilizce sophistry, Fransızca sophisterie  bu anlamdadır.  Türkçe safsata da bu anlama denk düşer.  Biz bu kelimeyi Arapçadan almışız, ama kelimenin kaynağı Yunanca sophistia.      

   Aynı anlam damarından türeyen "sofistike" yakın bir geçmişte TDK sözlüğüne girmiş; kaynağı Fransızca sophistiqué. Burada bize şaşırtıcı gelebilecek nokta, bu kelimenin "safsata, mugalata" anlam çemberinden çıkıp olumlu bir anlam kazanmış olmasıdır. "Sofistike"  bir insan  karmaşık sorunları yorumlayabilen kültürle incelmiş biridir,  ama yapmacıktır, dünyanın kaç bucak olduğunu bilir, dahası  pişkindir; naive olanın (saf, çocuksu) tersidir. Gördüğümüz gibi, kelimenin yapmacıklık yönü eski sofizmi hâlâ barındırıyor.             

   Sufism, sufi, sufic: Bu terimlerin kökeni kesin olarak bilinmiyor. Kökeni hakkında birçok şey ileri sürülmüşse de, bunlardan ikisi ağır basar. Birincisi, bu terimin Yunanca sophos'tan türediği yönünde. Buna göre, aslı Yunanca olan kelime Arapçaya, oradan da batı dillerine  geçmiştir. İkinci görüşe göre, köken,  Arapçada yün, yapağı, yün elbise, yün elbise giyme  anlamına gelen "sûf" kelimesidir. Söylendiğine göre, peygamberlerin, evliyaların, temiz kalpli, saf, yoksul insanların alçakgönüllülüğü simgeleyen yün elbiseler giymiş olmalarından kaynaklanmıştır. Şemsettin Sami her iki açıklamasına da yer vermiş, ama aslının Yunanca olduğunu, Arapçadaki tasavvuf  (dolayısıyla mutasavvıf)  teriminin de buradan türediğini yazmış. Sufism batı dillerinde tasavvuf karşılığında kullanılıyor. Son yıllarda  "sufizm" Türkçede de kullanılmaya başladı.

  Türkçede sôfi, sûfî (iki şekilde de okunmuştur): tasavvuf  öğretisine bağlı olan, mutasavvıf.  Eski edebiyatımızda da bol bol geçer: Sûfîlere sohbet gerek / Ahilere ahret gerek / Mecnunlara Leyla  gerek/  Bana seni gerek, seni Yunus Emre.

   Sûfiye: tasavvuf. Sufiyyûn da tasavvuf  öğretisine bağlı olanlar, bütün sûfîler.

   Sôfi, küçük bir anlam kaymasıyla sofu'ya dönüşmüş. İbadete dinin öbür yönlerine göre daha çok önem veren, dinin buyruklarına bütünüyle uyan kimselere sofu denir. 

   Softa, aslında medrese öğrencisi demek. Fakat sonraları, herhalde medrese sisteminin yozlaşmasıyla "dar kafalı, mutaassıp, yobaz"  anlamında kullanılmaya başladı.  Softa kelimesi   "sûfî"den geliyor, ama "sûhte"den geldiğini söyleyenler de var.  Kelime anlamıyla "yanmış, tutuşmuş, yanık" demek olan sûhte de geçer eski metinlerde. Bu da sonradan kaba sofu, mutaassıp" anlamında kullanılmış. Şemsettin Sami, " 'sûfî'den galat olan 'softa'yı  'sûhte' yazmak abestir," diyor.  

   Reşat Nuri Güntekin Yeşil Gece adlı romanında bir Anadolu kasabasındaki medrese çevresini anlatırken bu çevredeki mutaassıp  kişileri, yeniliklere kayıtsız şartsız karşı çıkanları   "softalar" diye nitelendirirken terimin hem ilk, asıl anlamını, hem de sonradan kazandığı ikincil anlamı birleştirmiş oluyordu. 

   Hıristiyanlık çağında sophia  din diline giriyor. Yeni Ahit'in çeşitli yerlerinde, önünde "hagia" sıfatı bulunmadan kullanıldığını görüyoruz. Sıfatsız kullanılmış olsa da, bundan sonra "Tanrı'nın, İsa'nın  sophiası" anlamını kazanıyor. Bu terim Kutsal Kitap'ın İngilizcesinde "wisdom",  Türkçesinde de "bilgelik" (eski çevirisinde "hikmet") diye çevrilmiş.     

    Ayasofya:  Türkiye'nin en tanınmış mimari yapısı. Yunancası Hagia Sophia. Ortodokslar  hıristiyan ermişlerini adlarının başına "hagia" unvanı  ekleyerek anarlar. Ortodoks kiliselerinin çoğu ermişlerden birine adanmıştır; Aya İrini (Azize İrini, Hagia Eirene) kilisesi, Istanbul'da Büyükada'nın tepesindeki  Aya (Hagia) Yorgi manastırı gibi. Bazen de hıristiyanlık kavramlarından biriyle adlandırılır  kilise, manastır gibi kutsal yerler; Hagia Sophia gibi.   

    Hagia Sophia, "kutsal bilgelik, ilahî hikmet" demek. En genel anlamıyla kusursuz bilgeliğin sadece Tanrı'ya özgü olduğu fikrini dile getirir.  Özellikle ortodoks öğretisine göre, İsa'nın logos'u (sözü, kelâmı) Tanrı'nın sophia'sıyla (bilgisi, hikmetiyle) özdeştir. Hagia Sophia'nın hıristiyanlık üçlemesinin (Baba-Oğul-Kutsal Rûh) üçüncü öğesine de (İngilizcede Holy Ghost, Holy Spirit) denk düşen bir anlamı var.  Kısacası, Aya Sofya bir hıristiyanlık terimidir. Öyleyse, Istanbul'u fetheden müslüman Türkler 1453'te Aya Sofya'yı camiye çevirirken neden bu kilisenin adını değiştirmek ihtiyacını duymadılar diye sorulabilir. Bu sorunun cevabı açık. Osmanlıların kendilerinden önceki uygarlıklar, kültürler hakkında hiçbir kompleksleri yoktu. Kendi  sistemlerini kurarlarken bütün bir Akdeniz  geleneklerinden, uygulamalarından  faydalanmışlardır. Birçok tarihçi Osmanlı imparatorluğunun Roma imparatorluğunun mirasçısı olduğunu söyler, yazar. Şunu da belirtmek gerek: Aya Sofya mimarisiyle eşi  benzeri bulunmayan bir  yapı olarak da Osmanlıların hayranlığını kazanmıştı; özellikle  Osmanlı mimarlarının. Dolayısıyla Aya Sofya'ya büyük bir saygı duyuluyordu. Bu saygının bir sonucu olarak da bu şaheseri restorasyonlarla koruyup  günümüze ulaştırdılar.

    İznik'te, Trabzon'da da Aya Sofya kiliseleri var.  Istanbul'un Kadırga semtindeki  Hagia Sergios - Hagia Bakhos kilisesine sonradan Küçük Ayasofya adı yakıştırılmış. 1502'ye kadar kilise olarak kullanılan bu yapı, o yıl camiye çevrilmiş. Bulgaristan'ın başşehri Sofya (Sofia) adını  bu şehirde bulunan, şehrin ikinci eski kilisesi olan Hagia Sophia'dan alır. Başka ülkelerde bu adı taşıyan daha birçok kilise, katedral var. 

   Sophia / Sophie  Batı dillerinde yaygın bir kadın adıdır. Ayasofya'nın ne anlama geldiğini  bilmeyenlerin kilisenin adının belki de bu yüzden "Azize Sophia" sandıklarına birçok kez tanık olmuşumdur.  

    Yunanca "hagia"nın Latin  dillerindeki karşılığı "saint". Katolik, protestan dünyasında ermişler bu unvanla anılır. Batılılılar Aya Sofya'yı Saint Sophia diye de anarlar.

   "Hagia"lı bir kelime daha var: ayiasma, yani "ayazma". Kelimedeki /s/ ünsüzü /z/ olmuş Türkçede, başka bir ses değişikliğine uğramamış. Ayazma kutsal, şifalı su, kaynak, çeşme demek. Istanbul'da sadece Rum ortodoks kiliselerinde, manastırlarında bulunur. Bazı Ermeni kiliselerinde de ayazmalara rastlanır. Ama bu, başlangıçta Rum kilisesi  olduğu halde, o semtte Ermeni kilisesi bulunmadığı için padişahın emriyle  Rumlardan alınıp Ermenilere verilmesindendir. Ayazmaların her birinin birer menkıbesi vardır. Anadolu'da da bazı ayazmalar bulunmakla olmakla birlikte, daha çok  Istanbul'a özgüdür.  Suyunun şifalı olduğuna inanıldığı için ayazmalı kiliseleri her dinden, her mezhepten insanlar ziyaret eder, suyunu içer.  

    "Hagia, hagios", Istanbul'un bir köyünün eski adında  da kullanılmıştır. Bugünkü Yeşilköy semtinin eski adı olan Ayastefanos, Ermiş Stephanos'un adını taşıyordu. Bu semtteki büyük bir Latin katolik kilisesinin adı  köyün adından  dolayı Ayios Stefanos'tur, yine aynı köydeki bir Ermeni kilisesinin de Surp Stefanos (Ermenicede  "surp" aziz, ermiş, kutsal  anlamına gelir).  Isparta'nın Eğirdir ilçesinde de,  yakın bir geçmişte restore edilen bir Ayastefanos kilisesi bulunuyor.

Bülent Aksoy

22 Mayıs 2021

 

[1] Eflatun, Şölen,  çevirenler  Azra Erhat - Sabahattin Eyuboğlu, Remzi Kitabevi 1961,  s. 65.