Lütfen aramak istediğiniz kelimeyi yazıp Enter tuşuna basın..

Logo

Kullandığımız dil; bugün ne olduğumuzu, yarın ne olacağımızı belirler..

 MENÜ

İlk Konservatuvarlar

Konservatuvar musıki sanatının öğretildiği saygın bir kurumdur. Konservatuvar mezunu olan musıkişinaslar uğraştıkları sanata değer verilmediğini hissettikleri bir çevrede bulundukları zaman bir sokak çalgıcısı ya da meyhane şarkıcısı yerine konmamak için konservatuvar mezunu olduklarını söyleme ihtiyacını duymuşlardır. Musıki çok eski bir sanat, tarihi insanlık kadar eski. Dolayısıyla musıki öğretiminin tarihi de çok eskidir. Fakat konservatuvar adını taşıyan kuruluşların geçmişi o kadar eski değil.  

    Konservatuvar kelimesinin "konser"le elbette hiçbir ilintisi yok. Musıkiyle de yok. Kelimenin kökü olan fill, conserve, batı dillerinde, bir şeyi dış etkilere, dışardan gelebilecek zararlara karşı emin bir yerde  koruma, muhafaza etme, saklama anlamına gelir. Bunun da kaynağı Latince conservare fiili. Bu fiil bir önek ile bir kökten oluşuyor: com- öneki ile "göz kulak olmak bakmak, bakımını sağlamak" anlamına gelen servare fiili. Telaffuzu kolaylaştırmak için ses benzeşimi  ihtiyacı duyulunca önekler küçük bir değişime uğrar; com- burada  con- olmuş; başka bir kelimede col-  olabilir.

   Bildiğimiz "konserve" buradan geliyor; bozulmadan muhafaza edilen besin, ya da bozulmadan saklama tekniği anlamındaki konserve. Kelimenin İtalyancası  conserva, Fransızcası conserve. Türkçedeki kaynağı bu iki kelimeden biri. Aynı kökten türeyen conservative (muhafazakâr)  kelimesini birçok kimse bilir.  Son yıllarda siyaset dilinde sık sık kullanılan "neo-con", yani "yeni muhafazakâr" nitelemesi belki daha da tanınmıştır. Gelgelelim, bu kelimeler burada konumuz olan konservatuvar teriminin anlamına ışık tutmaz. "Musıki sanatını koruyan,  muhafaza eden kurum" diye açıklanması hiç de anlamlı değil.     

     Tarihe geçmiş olan ilk konservatuvarlar birer musıki okulu değildi. Konservatuvar kelimesi İtalyanca. Rönesans çağında ve öncesinde conservatorio İtalyancada yetimhane anlamında kullanılıyordu. Bu yetimhanelerin çoğu bir hastaneye bağlıydı. Bu kuruluşlara ospedale, yani hastane de deniyordu. Conservati, yani "esirgenen, himaye edilen, kurtarılan yetim, öksüz ya da terk edilmiş çocuklar" bu kuruluşların öğrencileriydi.

     Yetimhanelerde öğretim musıki ağırlıklıydı. Elbette bu okulun benzerleri terimin gelişmiş anlamıyla birer konservatuvar değildi.  Ama burada bizi ilgilendiren şey konservatuvar kelimesi. Bu tür kuruluşlara verilen adın daha sonra musıki okullarına verilmesi yetimhanelerin bu özelliğinden kaynaklanıyor. Söz konusu okullar ya da yetimhanelerin ilki, 1535'te kurulan Santa Maria di Loreto'ydu. Ünlü besteci Giovanni Battista Pergolesi (1710–1736) burada okumuştu.  Bu türden kuruluşların merkezi olan Napoli'de onaltıncı yüzyılda birkaç yetimhane-hastane daha vardı. Bu okullar Avrupa'nın ilk laik musıki öğretim kuruluşlarıydı. Bu tür kuruluşlardan yetişen birçok besteci vardır. Venedik'te de yetim kızlar için okullar açılmıştı. İtalya'nın çok eski musıki öğretim kurumlardan biri de 1615'te  açılan Conservatorio di Musica'ydı. Paris Konservatuvarı (Conservatoire de Paris) 1795'te kurulmuştu. İlk İtalyan musıki okullarının adını taşıyan konservatuvar terimi daha sonra bütün Avrupa'da  benimsendi. Bazıları "akademi", "musıki okulu"  diye  adlandırıldı.  Avrupa şehirlerindeki konservatuvarların büyük çoğunluğu ondokuzuncu yüzyılda kuruldu.

   Hıristiyanlığın doğuşundan sonra kilise, özellikle altıncı yüzyıldan başlayarak  musıki öğretimine önem vermiştir. Orta Çağda kilise korosuna eleman yetiştiren "koro okulları" vardı. Fakat kilise gelişmekte olan  musıkinin bütün türleriyle uğraşamazdı. Orta Çağ Avrupa üniversitelerinde okutulan musıki dersinin konusu musıkiden çok matematiğe yakındı.      

    Konservatuvarlarda sonradan tiyatro öğretimine yer verilmesi sadece tiyatro ile ilintili değil.  Musıki-tiyatro birlikteliğinin çok uzun bir geçmişi var. Eski Yunan'da tiyatro oyunlarında yer alan korolar şarkı söylerdi. Orta Çağ Avrupa'sında konuları Kutsal Kitap'tan alınan "kutsal oyunlar"da ezgiler söylenirdi.  Rönesans çağında da tiyatro oyunları şarkılıydı. Örneğin, onaltıncı, onyedinci  yüzyıllarda Shakespeare'in oyunları daima musıki eşliğinde sahnelenirdi. Shakespeare bütün oyunlarının metinlerine şarkı eklemiştir. Onyedinci yüzyılda ortaya çıkan opera, musıkinin ağırlıkta olduğu yeni bir tiyatro türü geliştirilmesine yol açtı.          

   Türkiye'ye bakarsak, Topkapı Sarayındaki Seferli Koğuşuna bağlı sazendeler, hanendeler musıki yeteneği olan gençleri saray meşkhanesinde yetiştirirlerdi. Tekkelerde de musıki terbiyesi verilir, yetenekli gençlere musıki öğretilirdi. Mehterhane de köklü bir musıki kurumuydu.            

    Sultan II. Mahmud 1826'da Yeniçeri Ocağını kaldırırken, bu kurumun bir parçası olan mehterhaneyi de kaldırdı. Yerine batı türünde bir bando kurmaya karar verdi. Bandoyu önce süvari  borazanı Vaybelim Ahmed Ağa ile trampetçi Ahmed Usta çalıştırıyorlardı. Sultan III. Selim zamanında Nizam-ı Cedid birliğine giren bu iki askerin bu birliğe bağlı boru takımı içinde bando musıkisine ilgi duymuş oldukları tahmin edilebilir. Fakat bando musıkisini öğretebilecek derecede yetişmedikleri için bu işe bir yabancının getirilmesi uygun görülmüş, çalıştırıcılık görevine Istanbul'da bulunan Fransız uyruklu Monsieur Manguel atanmıştı. Manguel'den beklenen verim elde edilemeyince, iki yıl sonra, 1828'de,  o dönemde Avrupa'nın kıdemli bandocularından, İtalyan devletlerinden Sardinya-Piyemonte  Krallığında yaşayan, Giuseppe Donizetti getirildi.  Giuseppe, ünlü opera bestecisi Gaetano Donizetti'nin ağabeyiydi.   

    1828'de Istanbul'a gelip görevine başlayan Giuseppe Donizetti bandoyu kısa zamanda geliştirdi. Bu çalışmalar birkaç yıl sonra, 1831'de  bir okul öğretimi  kimliğini kazandı. Başlangıçta sadece bandodan kurulu olan topluluk, zamanla orkestra, opera-operet, tiyatro-ortaoyunu, fasıl heyetleri, müezzinler gibi bölümlerle genişledi. Bu yeni kuruluşa Muzika-i Hümayun (saray musıki heyeti) adı verilmişti. Muzika-i Hümayun Türkiye'nin ilk konservatuvarı sayılabilir. Burada yetişen birçok tanınmış musıkişinas vardır.    

   Muzika-i Hümayun bir İtalyanca kelimeyle bir Farsça kelimeyi yan yana getirdiği için biraz garip bir tamlamaydı. İtalyancada  musıki demek olan musica üzerinde biraz durmak lazım. Donizetti'nin çalıştırdığı bando-orkestra şehrin sokaklarında sık sık konser veriyordu. Muzika-i Hümayun bando- orkestrası Istanbul'un günlük hayatına girmişti. Fakat "Muzika-i Hümayun"  halk ağzında kısaltılarak "muzika"ya çevrildi. Dili yine de zorlayan bu kelime ağızdan ağıza yayıla yayıla "mızıka" oldu. Böylece yeni bir kelime doğdu Türkçede.  Ulusal marşların yanı sıra  halk ezgileri, hafif klasik parçalar çalan açık hava orkestralarına bugün de mızıka deniyor;  Deniz Kuvvetleri Armoni Mızıkası, Belediye Mızıkası gibi. Mızıka kelimesi daha sonra ağız armonikasına uyarlandı. Musica ondokuzuncu yüzyılda kaldı, ama mızıka böylece kalıcı bir kelime olup dile yerleşti.     

   Türkçede bu sanat için üç kelime kullanılmış oluyor. En eskisi Yunanca kaynaklı musıki. Bu kelime Türkçeye Arapçadan  geçmiştir. İkincisi, bu İtalyanca kelime, musica. Üçüncüsü de, yirminci yüzyıl başlarında Frankofonların gayretiyle Türkçeye giren müzik. Hepsinin kaynağının  Zeus ile Mnemosyne'nin şiir, musiki, dans, tragedya, komedya  gibi sanatların esin perileri olan dokuz kızını topluca nitelendiren Musalar olduğunu pek çok kimse bilir. Müze, mozaik kelimeleri de aynı isimden türemiştir. Museviliğin peygamberi Musa'nın adıyla bu Yunanca kelime kökdeş;  Musa'nın İbrancadaki karşılığı Mosheh. Kelimenin daha eski kaynağı bilinmiyor.     

      Konservatuvara dönelim. 1914'te Istanbul Şehremanetine (Belediye) bağlı olarak açılan, "güzellikler evi" anlamına gelen Darülbedayi de bir konservatuvardı. Gününüzdeki Istanbul Şehir Tiyatrolarının temeli olan bu kuruluşun iki bölümü vardı: tiyatro ile musıki.       

   Darülbedayi'nin açılmasından çok kısa bir süre sonra Birinci Dünya Savaşı patlak verince kurumun çalışmaları savaş şartlarının getirdiği mali zorluklar yüzünden ilk yıllarda iyi bir verim elde edilemedi. Musıki bölümü nerdeyse hiçbir varlık gösteremedi. 1917 yılının başında sadece musıki öğretimiyle uğraşmak üzere Darülelhân (nağmeler evi)  kuruldu. Darülelhân adı  1927'de Istanbul Belediye Konservatuvarı'na çevrildi. Konservatuvar terimi böylece  resmîleşmiş oldu. 1924'te Maarif Vekâletine bağlı olarak Ankara'da kurulan Musıki Muallim Mektebinin adı 1936'da "Ankara Devlet Konservatuvarı"na çevrildi, bu da konservatuvar teriminin kullanıldığı ikinci resmî kuruluş oldu.   

Bülent Aksoy

28 Mart 2021